14 Eyl 2017

Derviş Gözlü Kadınlar


Ayşe Şasa.

Bazen Ruhça’dan dahi daha tesirli: Göz Dili. 1 varlıkla tanışmanın en kısa, en kestirme, en hakiki yolu gözleriyle buluşmaktır. İki varlığın tüm bir ruhi cephanesiyle kuşanıp muhatabı olan varlığa karşı durması... Sonra o iki varlığın şiddetle çarpışması... Beden Dili üzerine onlarca çalışma yapıladursun; Ruh Dilinin, Ruhça’nın en hakiki iletişim yoludur gözler. Bedenin canlı görünen tek uzvu. Sıretin aynası... Birinin yüzünde gezindikten yahut zihninizdeki görüntüsünü ilk hatırladıktan sonra aklınıza ilk gözleri geliyorsa o insan etkileyicidir, gözlerin kudreti böylesine büyük, Gözlerin Dilini göz açıp kapayıncaya kadar konuşanlar böylesi efsunludur çünkü.

Kimi gözler hakikate cevaptır. Kimi gözler mürşittir. Kimi gözler irşad eder muhatabını. Kimi gözler öldürmekten beter anlar insanı.* Kimi gözler aynasıdır kalbin. Kimi gözler ok oktur, maktülünü bir bakışıyla kurban eder. Kimi gözler namludur. Bakışlarında patlamaya hazır fişekler saklar hep. Kimi gözler sobadır, iç ısıtır. Kimi gözler kutup yıldızıdır. Karşısında durmanız gereken yeri gösterir size. Kimi gözler kuyudur. Bakışlarla yüzünde yürür, gözlerine düşersiniz. Ancak gözyaşıyla doldurursunuz kuyusunu. Kimi gözler karadeliktir. Karadelik gözlere düşeni Yakup bile bulamaz.

*

 “Çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.”
Alexander Pope

“Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır; İbn-i Rüşt’ün akl-ı faali bütün kadınlar arasında bölüştürülmüş gibi adeta. Kadınların duyuş, düşünüş ve isteyişlerinde gördüğümüz farklar sadece bedeni farklardan, yani ırk, iklim, gıda vesaire ayrılıklarından ileri gelir, bu yüzden çok önemsizdir bu farklar. Kadınların birbirine benzemesi erkeklerin birbirine benzemesinden çok daha fazladır; kadınların hepsi bir ve aynı kadındır da ondan…”

Miguel de Unamuno / Sis

"Kişilikten yoksun" "Hepsi aynı kadındır" Platon, Nietzsche, Schopenhauer'ın -ve diğerlerinin- hınç ve haz dolu tahkirlerinden bahsetmiyorum bile. Peki dertleri ne bu adamların? Neden tahkir etmişler kadınları? Bu kadar akıllı adamların kadınları bu denli hakir gören sözleri Femme Fatale’lerin gazabından nasiplerini almış, kalpleri küsüp, zekâları acıyınca çatallaşan dilleri yüzünden değildir herhalde.

Bir insanı dolayısıyla kadını yücelten tek ve yekpare şeyin; ruh'unun idrakinde olmayan dişileri muhteşem teşhislemişler. Yaratıcı'nın en büyük lütfunu idrak edememiş bir insan; 1 dişi, bir türdür, prototiptir. Bedendir. "Kişilikten ve ruhtan tümüyle yoksun."

*

Samiha Ayverdi.
Post Çağ bize Feminizmi pazarlıyor. Bizleri vitrinlere hapseden, güzel doğmamış ve estetik müdahalelerle dahi güzel olmak değil güzel bulunamamışsak yok ve çirkin sayan bir kadın prototipine hapsediyor. Vitrinlerdeki kadınlara benzediğiniz kadar güzelsiniz diye bağırıyor yüzlerimize yüzlerimize. En vasat yüz dahi burun, dudak estetiği, en sıradan göz dahi lens, eyeliner, kaş dizaynı gibi operasyonlarla ‘güzelimsi’ görülebiliyor. Sonunda öyle bir hal alıyor ki, bu kadar güzel göz, burun, dudak, yüz suret, beden falan filan var ki; insan güzelliğin dahi başkasını arıyor artık.

Benimse Platon'un yüzyıllar önce sorduğu o soruya gidiyor şimdi aklım; "Ti esti to kalon?" Hakikaten, neydi hakiki güzel olan? Milyonlarca güzelimsi beden, yüz, kaş gözle doluyken vitrinlerimiz neydi hakiki güzel olan?

Ruhların mezara gömüldüğü bu Post Çağda belki de çoğu kadının seksapalite sandığı şey, hemcinslerinin tutmuş ve denenmiş taktiklerini sonradan bir öğrenmişlikle uygulamaktan ibaret. Başka bir kadının ruhundan devşirme bir hareketi belli ki silik, zayıf ve çelimsiz ruhuna adapte ederek nasıl çekici olabilir bir kadın? Başka bir kadının saç rengini, göz rengini, giyinme stilini çalarak nasıl kendi kalabilir bir kadın? Belki de bu yüzden 10 adımda karşı cinsi etkileme, ilişki taktikleri, 1 bakışta erkeği tahrik etme yöntemleri pazarlanabiliyor. Çünkü almak zorundalar. Çünkü göğüslerinden daha küçük zekâları. Kalçalarından daha az dolgun özgüvenleri. Dudaklarından daha silik, daha az rujlu ruhları.

*

"Kalplere asıl mutsuzluk sızısı veren şey... Sarışın Inge'nin, kendilerini olduklarından da Avrupalı hissetmek için çırpınarak saçlarını sarıya boyayan, kaşlarını yolan ve butik butik gezip kıyafet seçen sosyete kadınlarına, ten renginin ve ırk yapısının da ne yazık ki kolay telafi edilemeyecek önemli bir eksiklik olduğunu hatırlatmasıydı."

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi

O ucuz platin sarısı saç, yeşil & mavi lens ve kısacık boylarıyla İskandinav kadınlarına benzemiyor, ezik 1 heveskârlıkta kalıyorlar sadece. Garp’ın Beden Kadını bile olabilmeyi başaramamış. Hüzünlü ve çaresiz bir heveskârlıkta kalmış kadınlar olarak kalıyorlar.

“Öğrenilmiş seksapalite"ye düçar olmuş 1 kadının ruhu, zekâsı, sezgileri eksiktir çünkü. Dişil zekâ ve özgün tahrik edebilme yetisinden yoksundur. Bu yüzden bazı kadınlara bakınca gördüğümüz tek şey bu. Tek farkı feromon salgılamak olan taze hoş kokulu 1 çiçek beden. Üzgünüz. Tüm sermayesi 'erkeğinin' burnuna hoş 1 koku getirmek olan bu ıstırapsız 'çiçek kadınlar'a saygımız yok. Aramayan, ıstırabı, 1 derdi olmayan kendi dünyasının müslümanı ya da 1 ömürlük dünyasının müsrifi insanlara saygımız yok. Doku torbası bedenlerini kullanarak kadınlık haysiyet, onur ve zekâsının ırzına geçen; ruhu, zekâsı, karakteri ve onlarca meziyeti varken eti ile kendini var eden kadınlara saygımız yok.

*

Başka bir güzele tanım diye söylüyor ya Özdemir Asaf;

"Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir,
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir;
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir,
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır,
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır."

Güzel ol(a)madığı için güzel olmayı umursamamaya çalışanlarda değil ama 'güzellik kaygısı' olmayanlarda 1 güzellik olduğunu düşünüyorum. 'Vasatlık hıncı' menbaalı anti olan üzerinden benliğini var etme bu ama bu kadar çok güzelin(!) olduğu 1 dünyada güzel olmak istemiyor kadınsı başkalığımız.

“Ya o gözler; Orfeo, o gözler! "Beni satın almak istiyorsunuz, Siz benim aşkımı değil, çünkü aşk satın alınamaz, vücudumu satın almak istiyorsunuz! Evim sizin olsun!" derken o gözlerin saçtığı şimşekler. Ben onun vücudunu satın alıyormuşum! Vücudunu! Benimki bana çok bile Orfeo, bıkmışım bu vücuttan! Benim muhtaç olduğum şey, bir ruhtur, bir ruh! Ruh, ruh, ruh! Ateşli bir ruh; onun gözlerinden, Eugenia'nm gözlerinden saçıldığı şekilde. Vücudu... Vücudu... Evet, vücudu şahane, mükemmel, ilahi; ama bu; vücudu baştanbaşa ruh da, baştanbaşa hayat ve fikir de onun için öyle. Vücudum beni eziyor Orfeo, bıktım usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı vücudumun bana ağırlık oluşundan mı? Ruh nerede, Acaba ruhum var mı?”

Miguel de Unamuno / Sis

*

Simone Weil.
“27 Eylül 1317
Bütün sevdiklerimi gaip ettim. Bir aralık aklımı da gaip ettim. Hiçbir ümide malik değilim. Yazmak lüzumsuzdur. Sıkıntımdan bu defteri açtım. İki gün sonra Ada'daki eve taşınacağız. Karşısı denizmiş, arkası çamlık. Su, ağaç, duvar, virane, çöplük, hepsi birdir. Ben her şeye küsmüşüm. Aklımı kaybettim de neden anı sonradan buldum. Delilik çok fena şey. Velakin akıllılar için böyledir. Mecnunlar için bu bir rahatlıktır. Yoksa tecennün ederler miydi? Akıllı sevmediği dünyadan kaçıyor. Anın abese tahammülü yoktur. Ve Allah' ın hikmetini bilmeyenler için her felaket abestir. Ben de bilmedim. Hala da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”

Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

Evet, ruhumuz var. Samiha Ayverdi gibi. Ayşe Şasa gibi. Simone Weil gibi. Matmazel Noraliya’nın muhayyel varlığındaki gibi. Ruhumuz var. Yüzünde, hâlinde derviş nakışı olan, başında örtüsü olsun yahut olmasın "hicâplı" kadınlar var.
Bizler Post Çağın varlıklarıyız. 1 Yüzümüz instagramda. Bizleri vitrinlere, instagramlara hapseden ve güzelliği dahi başka olamayan, birbirine benzeyen ve ikame edilebilir olan post çağın varlıklarıyız.

Oysa 1 yüzümüz hep Ruh kadın. Ne kadar çok suret varsa o kadar az sıret var çağındaki Ruh Kadınlarız. Ruhumuzun gözlerini keşf ettiğimiz an hakiki güzel’i o kadar temaşa edeceğiz.
Ve o olacağız bir o kadar kadar 'başka' güzel.

Gözleri derviş olan kadınlara selam olsun.


*: Özdemir Asaf'tan Mevhibe Beyat'a (Lavinia): “Öldürmekten daha beter anlıyor insanı. Çok keskin gözleri vardı.” demişti.

Yazmak, Doğurmaktır


Ruhumun ifadesi konuşmak; aracı da ses değil Khoda...

Ruhumun dili harflere muhtaç benim.
Harflere muhtacım konuşmak için.

Ruhta sesini bulan ifadesini neden bulamıyor? O kadar mı kayıp harfler, o kadar haris Türkçem ve bu kadar mı ketum kalmış lâl dilim?

Hâle tanım giydirmekten başka avuntu veremeyecek kelimeler. Deneyelim o hâlde.
'Ruh Nadası'

*


Kadının varoluş acısı doğurunca geçer mi?

Tek buhranım doğuramamak belki.
Sanat, fikir, proje, aşk, 1 insan...
1 şey. Tek şey.
Doğursam geçecek, biliyorum.

*

Kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir.
Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır." diyen Peyami Safa'ya el-cevabımdır:

İlhâm, ruhu döllemektir.
Bazen tek 1 cümle dahi ruhu dölleyebilir.
Öyle bir döller ki hatta Alef ve Zain arasından
1 sonsuz doğurulur ondan.
İlhamının gelmesi beklenmez.
Hakiki 1 mülhem gelir, 1 ruhu döller ve gider.
Bazen ruhun ırzına geçerek dahi bırakabilir mülhem olanı.
Yazmak; doğurmaktır.
Ve yazmak, ruhunda ve zihninde bir rahim taşıyan kadınlara yaraşır en âlâ.

23 Ağu 2017

.: Vurgun :.

Dakikalardır bu fotoğrafta "kim daha önce öldü?" üzerine düşünüyorum.
Kim daha önce öldü? Kim, kim için öldü? Kim, kim için öldürüldü?
Kim kimi vurdu? Kim kime vuruldu bilmem ama ben bu fotoğrafa vuruldum.


Gotthard Schuh.

22 Ağu 2017

Arap Yağmuru*

Başka dillere ve o dillerin harflerine öylesine meftunum ki; harfleri raks ettirmeyi bilen herkese eşlik ediyor. Keşfi sever ruhum.

Nebil'le yeni tanıştık. Filistinli. Türkiye'de bir üniversitede dış politika üzerine akademik çalışmalar yapıyor. Sanatı ve şiiri en az politika kadar seviyor. Latinlerin harflerini de en az Arapların harfleri kadar iyi biliyor. Arapça şiiri daha çok seviyor.

Seviyor-muş çünkü Arapların harflerinden bu şiiri doğurdu. O halde Ruh Müzesinde kuytu bir yere saklanıp, keşfi beklesin. Arapça google araması yapan ama Türkçe de duyabilen bir ruh kaşifi tarafından, günün birinde, bulunmayı.

*

Türkçe, İngilizce, Farsça, Fransızca'dan sonra şiir koleksiyonuma bir de Arapça şiir ekliyorum:

Nabeel O. / Adsız

تضحي الذاكرة عارية ...
وصوت قرقعات الصور غزيرة .. .
نعود ضاحكين إلى المراسم المجنونة ...
إلى الرقص والسماء منهمرة ...
إلى الركض ...
وأكل الكستناء ...
إلى المظلات المبللة ...
إلى زوامير السيارات ...
ورشقات عجلاتها ...
عند المزاحمة العنيدة في الطرقات المككلة بالطوفان ...
نعود إلى الدفء رغم برودة الطقس ...
إلى همس الشفتين وارتعاشها 
إلى القبلات المهدئة ...
إلى الأحضان العميقة كعمق السماء عندما تجود بالمطر ... 
إلى الأنفاس المتعبة من الركض ...
والضحكات ...
إلى الهمهمات ...
إلى الركون إلى صدر مبلل ...
ونهدين يغرقان ...
وجدائل ممدة كسولة على الكتفين ...
نشرب نخب المطر ...
قهوة على ساحل البحر ...
وسائق سيارة تاكسي يؤشر لنا ...
هذا مكان ممنوع ...
والعشق فيه خطِر ...

Zeyl: Çevirisi de düşecek buraya.

26 Tem 2017

19 Tem 2017

Aşk Putu

Keşfsever'in Enki'yle Aşk Putu Üzerine Konuşması

*

Keşfsever: Anlatacağım şeyleri sadece anlattıklarım olarak görme.

Enki: Söylemene bile gerek yok…

-Ben hiç kimseye âşık olamıyorum. Etrafımda insanlar var. Paylaşım kurduklarım. Ve bu hal artık beni mahvediyor. Onları da. Çünkü kalbim hasta. Ya da yok.

-Duvar mı var ya da duruyor musun? Bunu söylemen gerekir... Çünkü olamıyorum diyorsun…

-Hep eksik kalıyor bir şey. Ve mahvediyorum karşımdaki insanları. Bunu nasıl aşabilirim ki?

-Zor bir soru bu… Bilmediğim bir kalp… Ama bildiğimi tahmin ettiğim bir ruh… Yani benzer gördüğüm… Aynılıkları olan…

-Bu…

"Şehrin en güzel kızları, bana görünmek için yollara çıkmayı adet haline getirmişlerdi. Fakat ben, kolumda gezdirdiğim şahinim kadar gururlu olduğum için onlara tepeden bakıyor, bu zavallıları görmemezlikten geliyordum. Atımı oynatarak geçiyordum yanlarından. Fakat kalbime acayip bir ateşin düştüğünü hissediyordum. Bu ateşin sebebini bilmediğim halde beni yakıp kül etmesi çok tuhaftı. Sonunda büyük bir hüzne kapılmaktan ve derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamadım. Elime sazımı alıp hem söylüyor, hem ağlıyordum. Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. (...)

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler.
-Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
-Muhterem efendi! Kimi seviyor?
-Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur."

Filibeli Ahmed Efendi / Amak-ı Hayal
Leyla'lı Mecnun; (syf: 119-120)

-Sen kendini bir amaca kapadın… Olamıyorum şu anki durumun olabilir başta olmak istemiyorum vardı belki…

-Bu adam gibiyim:

Enrique Simonet / Otopsi, 1890
















-Bu nedir biliyorsun… Zamanla gelişen bir hissizlik. Başta var olmayan ama sonradan artık rutine dönüşen ve bir parçan haline gelen hissizlik… Sürekli hasta görmüş bir hemşire… Merhamet duygusunu yitirir…

-Sürekli âşık gören maşuk kayıtsızlığı? Ruh, zihin, kalp ve beden…  Bu dörtlünün dörtdörtlük uyumunu kimseyle yakalayamamak belki de.

-Hayır, sen o dörtlüye ya da onları oluşturduğun dönemdeki bir fikre takılı kaldın… Bunu anlıyorum da… Bende de başka şekilde oldu bu… Ve bu saplantı hali… Bilinçli olarak yaptığın bir şey değil… Ben de filmlerdeki gibi… İlk görüşte aşk inandım… Sonra oldu da… Sen de böylesin… Ve bunun tam zıttısın…

-5-6 muhatap oldu ama. Birinde olması lazımdı ama değil mi? Olmadım.

-İmkânsıza saplandın sen… Bu dünyadaki imkânsıza…

-İnandığım şeyi arıyorum. Bulacağım şeyi. Kendi kusursuz ve mutlak idealimi.

-Bu yok… Olmayan bir şey…

-Sıfatları en olan muhteşem biri değil ki aradığım. Ben için en olan. O yüzden farklısın ve şanslısın benden, inandığın şeye rastlamışsın.

-Başta en’di belki… Tasarımının içine hapsolmuş durumdasın ve bu görülüyor… Olamıyorum olarak söylüyorsun şimdi… Ama olmuyorsun, hep red durumu…

-Aşk putu… Ama deniyorum ki. Dörtdörtlük dörtlüme uygun olmadığı halde sevgiyle ve sabırla sürdürdüklerim oldu. Ama aşk olmuyor. İlişki bile olmuyor.

-Bir kişinin sahip olacağı bir şey değil… Belki yanlış örnek ama peygamber var… Ya da yanlış zamandasın…

-Dördüne de kısmen sahip biri çıktı karşıma. Onunla da benlik savaşı ve güm… Benlik savaşından aşk doğar zannettim, doğmadı. Tersine rezil bir hatıra olarak kaldı.

-Bana kalırsa şöyle yap… Aşk putunu değil de o dört putu kır… Çünkü onlar senin putun olmuş…

-Kimseyi gerçekten sevgilim olarak görmedim ki… Yanımda birileri oldu ama hakikatte sevgilimmişler gibi hissetmedim.

-İbrahim aramak yerine İbrahim olmak zorundasın…

-Güzel öneri ama İsmail’im işte.

-Onları yıkmadan âşık olamazsın… İmkânsız…

-İsmail’sem bana düşen İbrahim’e bulunmak.

-Hayır, değilsin… Bu noktada değilsin…

-Hayatımda tek kişiye bile gitmiş değilim. Kaldı ki flört başlatmak. Çünkü keşf edilmeyi bekledim aşk konusunda. Aramayı değil. Üzdüğüm insanlar da oldu. Kalbini kırıp attıklarım. Ve hüzünlüyüm artık. Geriye kalan sadece hüzün. 

-Kalp kırıklığı iyidir…

-Katlettiği maktullere bakan katil hüznü… Sanırım ben sadece İlham Hocaya âşık olmuşum. Ve aşk bir kez olan bir şey ise de; o zamandı.

-Bu da kendine nihai şeklini vermeden önce…

-Sana göre o dört putu kırsam ümit var. Ama istemiyorum da. Anlamını kaybetti çünkü. İçimde gelmiyor. Âşık olmak. Sevmek.

-Bunu sezebiliyorum... Sen istemiyorsun olamıyor değil... Ve bunu olamıyorum diye söylenerek bir anlamda kendini teselli ediyorsun…

-Elimden gelse gitmek istiyorum bu dünyadan. Belki de bir acı çektim. Çok acı. Ve acıdan sonra anlamı yok artık hiçbir şeyin.

-Hayır, olur mu öyle şey… Eyüp sabır ile gitti Mısır’a…

-Ben ümit istemiyorum ki. Terapi de istemiyorum. Gitmek istiyorum.

-Bunu gelecekteki sen de söyleyecek mi?

-İştahım yok. Hatta o dört dörtlük muhayyel çıksın karşıma. Ona bakayım ve gideyim. Seni istemiyorum diyeyim.

-Çıkmaz… Çünkü istemiyorsun…

-Ben istememeyi istemekten başka ne isterim?

-Bu şekilde değil ama… Yeni bir put yaparak hemen o anda… Onda olmayan bir özellik… Çünkü görürsen ve olmazsan… Sonrası boşluk ve anlamsızlık… Belki de bundan korkuyorsun… Anlamsız olan bir yerde kendi yarattığın anlamı bulup onun da bir anlamı olmadığını gördüğünde, kendi anlamsızlığının içinde boğulmaktan korkuyor bile olabilirsin…

-Olabilir. Hayal kırıklığı korkusu. Muhteşem güzellikteki bir hayalin kırıklığına uğramaktan korkmak… (Buna hale de bir kelime bulmalı. Hayal & Keşf Sözlüğü için.)

-Çok iyi oldu bu… Acaba var mı böyle bir anlama sahip kelime? Kelime oradan çıktı değil mi? Heyecandan… Bir anda…

-Beni negatif doğurur hep.

-Mutluluktan doğmuş bir şey var mı çocuktan başka?..

(...)

*

Yol bir yere varmıyordu. Teşhis teskin etmiyordu. Ama yollara eşsiz kelimeler düşüyor ve muhabbet sedası yankılanıyordu arkadan.

10 Tem 2017

Ruhça'nın Hâyâl ve Keşf Sözlükleri

Bedî: “Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).”
Bedi esmasına meftunum. Sanatkarların esması çünkü en çok onlara yakışıyor.

Sanatkar olmadığı halde Bedi ismini üzerinde çok güzel taşıyan insanlar var. Mesela Enki. Enki'nin Hâyâl Sözlüğü'nü ilk gördüğümde tam bir Nezibe* olmuştum çünkü ince bir hali keşf edip, o halde gayet zarif kelimeler giydirmek Keşfsever'in meftun olduğu bir şeydi.

Sanırım bunlarla sınırlı kalmayacak, her bir ince hal, o ince hali giyinen zarif ve şık kelime elbiseleri durmaksızın çoğaltacak koleksiyonu.

*

Hasrezâr olmak: Hep yanında olan ama hiç kavuşamayacağın birine duyulan müphem bir özlem hâli. (Enki Kelimesi)

Nezîb/Nezîbe: Heyecandan kalp atışlarını duyan erkek/kadın. (Enki Kelimesi)

Nedîd: Aşık olunan kişinin aşığın gözüne dünyanın en güzeli olarak görülmesi, güzelden de öte olan. (Enki Kelimesi)

Serâf olmak: Yeni alınmış olan bir kitabı okumamak üzere rafa kaldırmak. (Enki Kelimesi)

Mihrân: (Enki Kelimesi)
I. Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli.
II. Saray Muhafızı.
III. Bir işte en üst seviyeye ulaşmış kişi, maestro, Mahir.

Zehrihâr: Gece gündüz düşünülen, akıldan çıkmayan. (Enki Kelimesi)

Zehriyâr: Dünyanın en ölümcül ve en çok haz veren zehri. (Zain Kelimesi)

Nehriyâr: Aşık olunan muhatabın seline kapılıp boğulma. (Zain Kelimesi)

Seyriyâr: Aşık olunan muhatabı seyr. (Zain Kelimesi)

Dîlâl: Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli. (Zain Kelimesi)

Suizâr olmak: Tadı ve hatta varlığı bilinmeyen bir şeye susumak hâli. (Zain Kelimesi)

Ruhça: Ruhların konuşabildiği dil. Ses ve harfler dışında başka araçları da kullanır. Bilinen ilk kelimesi "belâ"dır. Babil'in tüm dillerinden daha eski olduğu rivayet edilir. (Zain Kelimesi)

Keşfsever:
I. Keşf'i seven.
II. Vitam Vero Impendenti* (Zain Kelimesi)

2012 Keşfseveri.
2014 Keşfseveri.

Keşfsever'in 7 Durağı:
I. Zeyn & Kenz
II. Rast
III. Keşf
IV. Öz
V. Haz
VI Az
VII. Vaz mertebelerinden oluşan yolculuk durakları. (Zain Kelimesi)

Vaz Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun son basamağı. Elde edebilecek güçte olup hür ve seçilmiş bir irade ile bırakmak mealindedir. (Zain Kelimesi)

Rast Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun ikinci basamağı. Tasarlanmamış bir karşılaşma halini anlatır. Özelliğini tevafuklardan alır. (Zain Kelimesi)



*: Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde.

4 Tem 2017

.: Narkissos :.

Meşhur Narkissos tablosunun aksi de aksi olan bir akis fotografı olurdu herhalde.

2017, Temmuz.
Le Caravage / Narcisse, 1598.

21 Haz 2017

Adına Dünya Dedikleri O Kayıp Top*

 "Martin Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich From gibi düşünürler insanın yalnızlığından söz ederler ve derler ki yalnızlık, günümüz insanının felsefe, sanat ve edebiyatının ruhu haline gelmiştir. Ancak ben bu temel duygumu dile getirmek için yalnızlık kelimesini bir terim olarak seçmekle hata ettim. Yani benim söylemek istediğim şeyin Sartre'nin, Heidegger'in, hiççiliğin, modern saçmalığın ve hatta günümüz Batılı varoluşçuluğun söylemek istediğiyle aynı olmadığı için, onların etkisi altında yalnızlık(solitude) kelimesini kullanmamam gerektiğinin farkına varamamıştım. Ben hayat felsefemde ve antropolojimde bu temel duygumu ifade etmek için "ayrılık" kelimesini seçmeliydim."

Ali Şeriati / Dua
(syf: 58)

*

'dan ilhamla sormuştum;

Ruhunuz...
Bu alemde,
Hangisi?

Yalnız...
Tek...
Ayrı...
Eşsiz...
Kayıp...

Peki, Khoda.
Ey Khoda.
Sinemizi yarıp da, derununa koyduğun bu 'nakıslık' hissi nedir o halde?
Bizi neden yarım bıraktın?

Bizi neden kaybettin ki kendimize? Kendimizde?

Ben kendimi bulamıyorum artık Khoda.
Sen beni bul.
Ben yeterince kayboldum.
Ben aciz düşecek kadar yürüdüm.
"On kat"ı kadar bul beni.

Bulmuyorsun beni, kayıp değil miyim?
Bilmiyorsun hâlimi, ayıp değil mi?

demiştim.

-ki;

Rast Makamında el-cevap geldi:

*
Adını dahi bulamadığı 1 kaybı olanlar & dünyada kendini kaybeden -ya da looser- değil de kayıp hissedenler için; el cevap:

"Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve: Haydi arayın bulun! demiş. Her ruh, bir görüp kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş.

İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.

Fakat topu fırlatan oyununu o kadar sanatkarane tertip etmiş ve araya o kadar muhtelif göz bağları koymuş ki, birine olmasa bile bir başkasına yakalanmamak pek müşkil! Gününün yarısı aydınlık, yarısı karanlık olan bu dünyada o topu bulmak kolay mı sanki?

Dünya, kah gece ile karanlık, kah gündüz ile aydınlık olduğu gibi, kalp de gece ve gün gibi iki arada gidip gelmede... Ancak elinde feneri olan kimse için gece karanlığı, yolunu görmesine mani olmadığı gibi kendini aydınlatanlar için de zulmet yok. Kaybettiği topunun arayıcısı olanlar da zaten güneşini kendinde taşıyanlar, güneş olanlar işte onlar unutmuyorlar, arıyor ve nihayet buluyorlar..."

Samiha Ayverdi / Ateş Ağacı 
(syf:43-44)