11 Oca 2018

Gerard de Nerval



Tek bir cümlesinden kendime yol bulup, ruhunu özenle keşf etmek istediklerimden Gerard de Nerval. Fazlasıyla beni çeken bir şeyler var onda, istidadında ve yazgısında.

Masumiyet Müzesi'ndeki "kaba oyalanmalar" betimlemesiydi;

"Fransız şair Gerard de Nerval'in bir kitabını okudum. En sonunda aşk acısından kendini asan şair, hayatının aşkını sonuna kadar kaybettiğini anladıktan sonra, Aurelia adlı kitabının bir sayfasında, bundan sonraki hayatın kendisine yalnızca "kaba oyalanmalar" bıraktığını söyler."
(syf: 189)

"İki kere eskiden de yaptığı gibi saçlarını çekiştirdi, üç kere lafa karışmak için fırsat kollarken nefesini içine çekip omuzlarını hafifçe yükselterek bekledi. ...Güzelliğinden ya da kendimi çok yakın hissettiğim hareketlerinden ve teninden sızan bir ışık, bana dünyanın gitmem gereken merkezinin onun yani olduğunu hatırlatıyordu. geri kalan yerler, kişiler, meşgaleler kaba oyalanmalardan başka bir şey değildi."
(syf: 264)

Bu da Ahmet Oktay'dan; 

Morg Kaydı

Giriş tarihi: 26 ocak 1885
Adı, soyadı: labrunie, gérard de nerval deniliyor
Cinsiyeti: erkek
Yaşı: 47
Doğum yeri: paris (seine)
Medenî hali: bekâr
Mesleği: edebiyatçı
Miyim/eşya: siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek,
gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar, siyah şapka
Ölüm biçimi: asılma
İntihar ya da cinayet: intihar
Ölüm nedeni: bilinmiyor
Gözlem: morga kaldırılmadan önce tanındı.
cesede edebiyatçılar derneği sahip çıktı

Nasipsizim.

Yazdıklarını henüz okumadım, fazla Türkçe çevirisi olduğunu sanmıyorum. Ama bir yazar, yazdıkları henüz okunmamışken dahi tek bir betimlemesiyle dahi hakkında böyle merak uyandırmışsa...

10 Oca 2018

Face of Love*



Baktığında biliyordum ki ben yüzyıllardır âşık olmak için bu yüzü aramışım gibi, bir cevap gibi, kıtlıktan sonraki su gibi; "Aşk ve Suret" üçlemesi olsun bu post.  

I.
Şebnem İşi Güzel’in, Öykümü Kim Anlatacak? adlı kitabının ilk öyküsü Devinimler'in başlangıcında geçiyormuş;

“Bir İran masalında, sevdiği kadını yüzyıllarca aynı ruhla başka bedenlerde arayan bir adam anlatılır. Adam sonunda yüzyıllardır aradığı kadını uzak ülkelerin birinde bulur. Ona, güneşli bir gökyüzü altında birlikte toprak işlemek istediğini anlatır. Kadın sadece gülümser ve uzak ülkesinde yaşamaya devam eder. Seni ilk gördüğümde sıcak bir ülkede benimle birlikte toprak işlemeyeceğini, kendi dünyanı bana taşımayacağını biliyordum. Yine bana gülümsediğinde biliyordum ki ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım.”




II.
Michel Tournier’in Günlüklerinden;

"Aşk, yüzü sevmektir. Aşk ve dostluk arasındaki farkın ne olduğunu biliyor musunuz? İnsan hor gördüğünü de sevebilir: 'Boktansın, ama seviyorum seni.' Bir de Petites Proses kitabında da yer alan şu alıntıya bakın; ‘Biri gönülden sevildiğinde bunun yanılmaz bir işareti var, onun yüzüne baktığında vücudunun başka hiçbir parçasından yüzü kadar fiziksel arzu duyumsamayacaksın.'

III.
“Tam önümde bir ticari araç var. Arka camını boydan boya 'yüzünü bile görmek istemiyorum' yazısı kaplıyor. Geçen gün de bir kamyonun paçalıklarında 'hep bekleyeceksin!' yazıyordu. Dikkatimi çekiyor, araçların üzerindeki, özlemin acısını ve kavuşmanın sevincini anlatan aşk cümleleri yerlerini, nefret ve öfke ifadelerine bırakıyor. Ne oluyor? Yoksa tutku yavaş yavaş yer mi değiştiriyor bu toplumda? Galiba öyle! Artık bir tek nefret ederken cesur ve tutkuluyuz. Severken mi? Kaçak ve korkağız!
'Yüzünü bile görmek istemiyorum!' Nasıl da tutku dolu bir öfke! Aşkın karanlık yüzü olarak nefret!.. Belli ki, şehrin bütün caddelerini, bütün sokaklarını böyle haykırarak dolaşıyor! Belki o "yüz" bir kaldırımda yürürken, bir durakta otobüs beklerken birdenbire önünden geçiveriyor. Peki, bu tersine çevrilmiş aşk ne zaman biter? O yazı ne zaman silinir arka camdan? Kayıtsızlık gelip yüreğe egemen olduğunda! Çünkü aşkın ve her türden tutkunun karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır."

"Eski sevgilinin yüzünü görmek istemiyor ve buna katlanamıyorsan, o yüzün hâlâ kalbinde eskimemiş olmasındandır. Nefret paslanmaya izin vermez. Tersine hafızanın (ve tabii iyi hatıraların da) sürekli ışıldamasına neden olur."

Haşmet Babaoğlu.

Bonus:


Rahat Fateh & Ali Khan & Eddie Vedder / The Face of Love

8 Oca 2018

Varlık Şiiri*

Utangaç Kız Heykeli.
Hakiki Zeyn'i görene zeyneb görünmez.

Sosyal medyayı sorguladığım, neden buralardayım diye kendime sorduğum çok oldu ama Ruh Müzem'i öylesine içselleştirip, yazgımın şahidi ve varlığımın bahçesi etmişim ki, buranın mahiyetini hiç sorgulamadım.

"Sormak varlığın markasıdır. İsmin, cismin, cinsiyetin, ırkın, yaşın, politik & hayat görüşünün hiçbir önemi yok. Derin olan her soru kabulum." diyerek kullanmaya başladığım bu uygulamada https://curiouscat.me/Kesfsever öylesi güzel sorulara, yorumlara, eleştirilere ve taltiflere muhatap oldum ki cevabın değil, sorunun hakikatine bir kez daha iman ettim.

"İnsan niye kendisine soru sorulmasını ister?" 

Sormak taş atmaktır durgun bir göle. Dindiğinde nehrim dalgalansın istiyorum. Ruhumun nehrine akisler, dalgalar vursun istiyorum bazen. Oysa çoğu zaman hep taşkın ruhumun suyu.
Sormaktan çok büyük bir haz; cevaplamaktan ise "sizi rahatsız etmeye geldim" şeddesinde başka bir haz alıyorum.  Hakiki 1 muhatapla işteş bir sorgu hali ise paha biçilemez.
Bazen 1 soruya muhatap kalmak istiyorum. Ruhumu mat etmiş gibi mahv'edecek 1 soruyla. Öylesi bir soru bekliyorum belki de. Geldiğinde bu uygulamayı yok edeceğim.

dedim.

Ama öyle şeyler nasibime çıkıyor ki vakti var diyorum hâlâ. Öylesi muhteşemler ki kim(ler)in yazdığıyla dahi ilgilenemedim. Öylesine sahih bakışlardı ki akıbetimin güzellemesiyle dahi ümit buldum. Oysa kendime de dünyaya karşı da yeise düşecek kadar karamsardım. Tüm bu yorumlar için şükran doluyum. Hayır taltiflere değil. Bana kendim adına bir ümit verdikleri için. Selâm olsun her kim iseler ruhlarına.

Kenzler;

"Yazılanı harf harf
Yaşadığında sonunda
Tek başına
Z
Kıldıysa seni Khoda
Sol tarafın hikmetle
Boşlukta yüz yüze
Kalmakta sonsuz aşka
Tüm varlığını açmak"

*

"Varlığı gölgelerden ve kokulardan izlemek hünerli avcıların işiydi, sizin hüneriniz ise bulmakta değil kaybolmaktaydı. 
Kaybolmakta usta olmanız bulunmayı ne kadar da keskin bir arzuyla istediğinizin deliliydi sadece. Kendini arayanların bazen en uzaklara gitmesi bundan olmalı. 
Kendi ruhunun uçurumlarından aşağı düşmekte olan kişi, bunu bir şölene çevirmişse eğer, hangi faninin eli ona uzanabilir? 
Istırabıyla sarhoş olmuş kişiyi, hangi el o esirlikten çekip çıkarabilir?

Yalnızlık emanetinin sahibi asil ruhlar ailesinin üyesi Z, kapını kapalı tutuyorsun ama ben seni gökyüzünden seyrediyorum."

*

"Sizin ruhunuza inebilmek için öncelikle cismâni güzelliğinizin etkisini alaşağı etmek gerekiyor. Zira cisminiz dikkat dağıtıyor; lakin karşınızda olup, aldığınız nasîbe şaşırmanın bir doyum noktası elbette var. İşte maruz kalınan, atlatılması gereken bu halden sonra ruhunuzu tanıma fırsatı başlayabilir. Asıl oradaki tanışlık daha kıymetlidir, oradaki tanışlık cisminizi ebeden aşmanın en mahir yoludur. Ne onunla ne onsuz.. Sizi keşf'etmek kolay bir mesele değil; ama sizi keşf'ettikçe duyulacak olan haz da azımsanabilecek bir kazanım değil. İşte bu keşf'in engellerini, labirentlerini, tarafınızdan örülebilecek olan duvarlarını aşmak için ufak bir talihe ihtiyaç var, bu talihe mazhar olana ne de güzel bir gayret nasip edilecektir, ne de özenilesi... Sizi süsleyenin rahmetine hamdolsun."

"Özenle yazmak gerekiyordu, zirâ bıçak sırtı bi mevzuda yanlış anlatmak niyetimizin varlığına kasteder. Mahcupluğunuz, sâhibin unutulmadığına işaret, eksik olmasın... Cisminiz gâyet vurgulu, ses tonunuzla, bir şey anlatırken ordan oraya hareket eden ellerinizle, mimiklerinizle, özenle takınılan sâfî duruşunuzla... İşte bu vurgulu hâl, ruhunuza giden yolda büyük bir tuzak gibi. Güzeli sevenin yarattığının iştahı güzele kapalı olamıyor maalesef, bu, O'ndan tezahür eden, insana fazla gelen, insanın aklını yetersiz kılan bir yansıma. Bu nedenle onlara kızsanız da, bu müşkülü biraz da anlamaya gayret gösterin. O'nun verdiği meyîl ile aklının bir kısmını kaybeden eril, karşılaştığı cismâni bir rahmete karşı aklının kalan kısmını da kullanılamaz bir hale getirebiliyor. Bunlar elbette bir savunma olamaz, akl'eden için özün kıymeti, niteliği daha ehemmiyetlidir."

"Ben sizi yanlış tanımamak adına adeta mücadele veriyorum desem yanlış olmaz sanırım. Başlangıçta afilli cümle dizişleriniz, kendinize karşı mücadeleniz ile dikkatimi çekmiştiniz, sonra cisminiz, fikriniz, azminiz gelmişti.. Herkes gibi kibrli bulmuştum sizi -ki bu sizi yok hükmüne itmek için yeterliydi- lakin ruh iddianız mani oldu her seferinde. Verdiğiniz mülakat vesilesi ile kanlı canlı görme fırsatı bulduğumda, bunun bir kibr değil her güzelin musallatı olan bir imtihan olduğuna kanaat getirdim. Zirâ o gün, o odada ruhunuzun samimiyeti fazlasıyla işlemişti bana. İşte bu her şeyi değiştirdi hakkınızda, ruhunuza ulaşmak adına elimi kuvvetlendirdi, onu albenili kıldı nazarımda. Sizi bir kibr iticiliğinden alıp, Nostalghia'nın Domenico'su kadar delikanlı kıldı.. Dâim olur inşallah."

*

O kadar özenli izahlar, öylesine cömert güzellemeler ki mahcubum. Cismimin dikkat çekecek denli vurgulu olduğunu düşünmüyorum. Eskiden rahatsız olurdum ama muhatabımın ruhumdan daha çok suretimi fark etmesi rahatsız etmiyor artık. Özellikle de seçme şansım olmadığı ve bana verilen özelliklerime bir vurgu yapıldığı zaman. İltifat saymıyorum onu ve zaten mutlu edemiyor beni. Ama böylesi hakikatli bir gözle hakiki Zeyn'i görmüşler ki zeynep olanın hükmü kalmamış. Siz(ler)e bu güzel bakışı verene hamd olsun asıl.

O kadar güzel bir "Varlık Şiiri" olmuş ki ben olsam da güzel, olmasam da.

"Bunları 1 kenz sayıp Ruh Müzem'e koyacağım."

demiştim.

4 Oca 2018

Herostratos




Sartre'nin 5 kısa öyküden oluşan kitabı Duvar'da geçen öykülerden birinin adı; Herostratos.

Meşhur olmak için dünyanın yedi harikasından biri olan Efes Tapınağı’nı yakmaktan başka bir şey bulamayan mitolojik bir karakterden alıyor adını.

Sartre'nin meşhur sözü "l'enfer c'est les autres"(cehennem başkalarıdır) mottosu gibi giyinmiş bir karakteri anlatıyor.

Bu zamanda "terörize" olmuş her şeyi ne güzel özetleyen bir tema.

25 Ara 2017

Hakikat Kitapları*

Vitam Vero İmpendenti: Hakikat Uğruna Yaşamını Riske Atan Kişi.
Jean Jacques Rousseau / Yalnız Gezerin Düşleri, Juvenal

"Hakikat kelimesine karşı aşırı bir ilgim, abartılı bir merakım var."
Ayşe Şasa / Bir Ruh Macerası

"Eğer hakikati arıyorsanız, hayatınız asla eskisi gibi olmayacaktır."
Abdülkadir es-Sufi











21 Ara 2017

Varlığına bile isteye seyirci kalırken. Seyrini sessiz edebilemeyen. Kıpırtı çıkaran. Kalbin sesi. Bu.


Bach / G Minör. Composed by Luo Ni.

Varlığına bile isteye seyirci kalmanın adı mıdır seni seyr?

6 Ara 2017

Ezgiler Ezgisi*



*: Tevrat, "Ezgiler Ezgisi" kısmı.

Yorum getiremeyeceğim kadar enteresan, lirik ve fazlasıyla cüretkâr bir metin.

Tahrip edilmiş olsa da kutsal bir kitap metni ve eleştiriyi namümkün kılıyor. Bir tür öykü üslûbu yaratmaya çalışıyorum ve Tevrat'tan üslûp noktasında müthiş bir ilham alıyorum.

Kudüs kadar güzel olmak...
"Ey Yeruşalim Kızları, 
Firavun'un arabalarına koşulu kısrak, 
Tirsa kadar güzel, 
Şulamlı kız seyri, 
Lübnan Kulesi gibi burun, 
Heşbon havuzları gibi göz, 
Karmel Dağı gibi duran baş, 
Kaküllere tutsak olmuş Kral..."

Metin:


1:1-17
1. Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi.
2. Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün! Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.
3. Ne güzel kokuyor sürdüğün esans, dökülmüş esans sanki adın, kızlar bu yüzden seviyor seni.
4. Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün. Seninle coşup seviniriz, aşkını şaraptan çok överiz. Ne kadar haklılar seni sevmekte!
5. Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları! Kedarın çadırları gibi, Süleyman’ın çadır bezleri gibi kara.
6. Bakmayın esmer olduğuma, güneş kararttı beni. Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim, bağlara bakmakla görevlendirdiler. Ama kendi bağıma bakmadım.
7. Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun, Öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim?
8. Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, sürünün izine çık, çobanların çadırları yanında oğlaklarını otlat.
9. Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!
10. Yanakların süslerle, boynun gerdanlıklarla ne güzel!
11. Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.
12. Kral divandayken, Hintsümbülümün güzel kokusu yayıldı.
13. Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;
14. Eyn-Gedi bağlarında bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.
15. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!
16. Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.
17. Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

2:1-17
1. Ben Şaron çiğdemiyim, vadilerin zambağıyım.
2. Dikenlerin arasında bir zambağa benzer kızların arasında aşkım.
3. Orman ağaçları arasında bir elma ağacına benzer delikanlıların arasında sevgilim. Onun gölgesinde oturmaktan zevk alırım, tadı damağımda kalır meyvesinin.
4. Ziyafet evine götürdü beni, üzerimdeki sancağı aşktı.
5. Güçlendirin beni üzüm pestiliyle, canlandırın elmayla çünkü aşk hastasıyım ben.
6. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
7. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
8. İşte! Sevgilimin sesi! Dağların üzerinden sekerek, tepelerin üzerinden sıçrayarak geliyor.
9. Sevgilim ceylana benzer, sanki bir geyik yavrusu. Bakın, duvarımızın ardında duruyor, pencerelerden bakıyor, kafeslerden seyrediyor.
10. Sevgilim şöyle dedi: “Kalk, gel aşkım, güzelim.”
11. Bak, kış geçti, yağmurların ardı kesildi,
12. Çiçekler açtı, şarkı mevsimi geldi, Kumrular ötüşmeye başladı beldemizde.
13. İncir ağacı ilk meyvesini verdi, yeşeren asmalar mis gibi kokular saçmakta. Kalk, gel aşkım, güzelim.
14. Kaya kovuklarında, Uçurum kenarlarında gizlenen güvercinim! Boyunu bosunu göster bana, Sesini duyur çünkü sesin tatlı, boyun bosun güzeldir.
15. Yakalayın tilkileri bizim için, bağları bozan küçük tilkileri çünkü bağlarımız yeşerdi.
16. Sevgilim benimdir, ben de onun, zambaklar arasında gezinir durur.
17. Ey sevgilim, gün serinleyip gölgeler uzayana dek, engebeli dağlar üzerinde bir ceylan gibi, geyik yavrusu gibi ol!

3:1-11
1. Gece boyunca yatağımda Sevgilimi aradım, Aradım, ama bulamadım.
2. “Kalkıp kenti dolaşayım, Sokaklarda, meydanlarda sevgilimi arayayım” dedim, Aradım, ama bulamadım.
3. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, "Sevgilimi gördünüz mü?" diye sordum.
4. Onlardan ayrılır ayrılmaz Sevgilimi buldum. Tuttum onu, bırakmadım; annemin evine, beni doğuran kadının odasına götürünceye dek.
5. Dişi ceylanlar, yabanıl dişi geyikler üstüne ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
6. Kimdir bu kırdan çıkan, bir duman sütunu gibi, tüccarın türlü türlü baharatıyla, Mür ve günnükle tütsülenmiş?
7. İşte Süleyman’ın tahtırevanı! İsrailli yiğitlerden altmış kişi eşlik ediyor ona.
8. Hepsi kılıç kuşanmış, eğitilmiş savaşçı. Gecenin tehlikelerine karşı, hepsinin kılıcı belinde.
9. Kral Süleyman tahtırevanı Lübnan ağaçlarından yaptı.
10. Direklerini gümüşten, Tabanını altından yaptı. Koltuğu mor kumaşla kaplıydı. İçini sevgiyle döşemişti Yeruşalim kızları.
11. Dışarı çıkın, ey Siyon kızları! Düğününde, mutlu gününde annesinin verdiği tacı giymiş Kral Süleyman'ı görün.

4:1-16
1. Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Peçenin ardındaki gözlerin güvercinler gibi. Siyah saçların Gilat Dağının yamaçlarından inen Keçi sürüsü sanki.
2. Yeni kırkılıp yıkanmış, Sudan çıkmış koyun sürüsü gibi dişlerin, Hepsinin ikizi var. Yavrusunu yitiren yok aralarında.
3. Al kurdele gibi dudakların, ağzın ne güzel! Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
4. Boynun Davut’un kulesi gibi, kakma taşlarla yapılmış, üzerine bin kalkan asılmış, hepsi de birer yiğit kalkanı. Sözcüğün anlamı kesin olarak bilinmiyor.
5. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin zambaklar arasında otlayan ikiz ceylan yavrusu.
6. Gün serinleyip gölgeler uzayınca, Mür dağına, Günnük tepesine gideceğim.
7. Tepeden tırnağa güzelsin, aşkım, hiç kusurun yok.
8. Benimle gel Lübnan’dan, yavuklum, benimle gel Lübnan’dan! Amana doruğundan, Senir ve Hermon doruklarından, Aslanların inlerinden, Parsların dağlarından geç.
9. Çaldın gönlümü kız kardeşim, yavuklum, Bir bakışınla, gerdanlığının tek zinciriyle çaldın gönlümü!
10. Aşkın ne güzel, kız kardeşim, yavuklum, Şaraptan çok daha tatlı; Esansının kokusu her türlü baharattan güzel!
11. Ey yavuklum, bal damlar dudaklarından, bal ve süt var dilinin altında, Lübnanın kokusu geliyor giysilerinden!
12. Kapalı bahçesin sen, kız kardeşim, yavuklum, kapalı bir kaynak, mühürlü bir pınar.
13. Fidanların nar bahçesidir; Seçme meyvelerle, kına ve hintsümbülüyle,
14. Hintsümbülü ve safranla, güzel kokulu kamış ve tarçınla, her türlü günnük ağacıyla, Mür ve ödle, her türlü seçme baharatla.
15. Sen bir bahçe pınarısın, bir taze su kuyusu, Lübnandan akan bir dere.
16. Uyan, ey kuzey rüzgârısın de gel, ey güney rüzgârı! Bahçemde es de güzel kokusu saçılsın. Sevgilim bahçesine gelsin, seçme meyvelerini yesin!

5:1-16
1. Bahçeme girdim, kız kardeşim, yavuklum, Mürümü topladım baharatımla, Gümecimi, balımı yedim, şarabımı, sütümü içtim. Yiyin, için, ey dostlar! Mest olun aşktan, ey sevgililer!
2. Ben uyuyordum ama yüreğim uyanıktı. Dinleyin! Sevgilim kapıyı vuruyor. “Aç bana, kız kardeşim, aşkım, eşsiz güvercinim! Sırılsıklam oldu başım çiyden, kâküllerim gecenin neminden."
3. Entarimi çıkardım, Yine giyinmeli miyim? Ayaklarımı yıkadım, Yine kirletmeli miyim?
4. Kapı deliğinden uzattı elini sevgilim, aşk duygularım kabardı onun için.
5. Kalktım, sevgilime kapıyı açayım diye, Mür elimden damladı, Parmaklarımdan aktı sürgü tokmakları üzerine.
6. Kapıyı açtım sevgilime ama sevgilim yoktu, gitmişti! Kendimden geçmişim o konuşurken. Aradım onu, ama bulamadım, seslendim, ama yanıt vermedi.
7. Kenti dolaşan bekçiler buldu beni, Dövüp yaraladılar. Sur bekçileri alıp götürdü şalımı.
8. Size ant içiriyorum, ey Yeruşalim kızları! Eğer sevgilimi bulursanız, söyleyin ona, aşk hastasıyım ben.
9. Farkı ne sevgilinin öbürlerinden, Ey güzeller güzeli? Farkı ne ki, bize böyle ant içiriyorsun?
10. Sevgilimin teni pembe-beyaz, ışıl ışıl yanıyor! Göze çarpıyor on binler arasında.
11. Başı saf altın, Kâkülleri kıvır kıvır, kuzgun gibi siyah.
12. Akarsu kıyısındaki güvercinler gibi gözleri; sütle yıkanmış, yuvasındaki mücevher sanki.
13. Yanakları güzel kokulu tarhlar gibi, nefis kokular saçıyor. Dudakları zambak gibi, Mür yağı damlatıyor.
14. Elleri, üzerine sarı yakut kakılmış altın çubuklar, Gövdesi lacivert taşıyla süslenmiş cilalı fildişi.
15. Mermer sütun bacakları saf altın ayaklıklar üzerine kurulmuş. Boyu bosu Lübnan dağları gibi, Lübnanın sedir ağaçları gibi eşsiz.
16. Ağzı çok tatlı, tepeden tırnağa güzel. İşte böyledir sevgilim, böyledir yârim, ey Yeruşalim kızları!

6:1-13
1. Nereye gitti sevgilin, Ey güzeller güzeli, Ne yana yöneldi? Biz de onu arayalım seninle birlikte!
2. Bahçesine indi sevgilim, Güzel kokulu tarhlara, Bahçede gezinmek, zambak toplamak için.
3. Ben sevgilime aitim, sevgilim de bana, Gezinip duruyor zambaklar arasında.
4. Sevgilim, Tirsa kadar güzelsin, Yeruşalim kadar şirin, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
5. Çevir gözlerini benden çünkü şaşırtıyorlar beni. Gilat Dağının yamaçlarından inen keçi sürüsünü andırıyor siyah saçların.
6. Yeni yıkanmış, sudan çıkmış dişi koyun sürüsü gibi dişlerin, hepsinin ikizi var; yavrusunu yitiren yok aralarında.
7. Peçenin ardındaki yanakların nar parçası sanki.
8. Altmış kraliçe, seksen cariye, sayısız bakire kız olabilir;
9. Ama bir tanedir benim eşsiz güvercinim, biricik kızıdır annesinin, gözbebeği kendisini doğuranın. Kızlar sevgilimi görünce, “Ne mutlu ona!” dediler. Kraliçeler, cariyeler onu övdüler.
10. Kimdir bu kadın? Şafak gibi beliren, Ay kadar güzel, güneş kadar parlak, sancak açmış bir ordu kadar görkemli.
11. Ceviz bahçesine indim, Yeşermiş vadiyi göreyim diye; asma tomurcuk verdi mi, narlar çiçek açtı mı bakayım diye.
12. Nasıl oldu farkına varmadan, tutkum bindirdi beni soylu halkımın savaş arabalarına.
13. Dön, geri dön, ey Şulamlı kız, dön, geri dön de seni seyredelim. Niçin Şulamlı kızı seyretmek istiyorsunuz, Mahanayim oyununu seyredercesine?

7:1-13
1. Ne güzel sandaletli ayakların, ey soylu kız! Mücevher gibi yuvarlak kalçaların, usta ellerin işi.
2. Karışık şarabın hiç eksilmediği yuvarlak bir tas gibi göbeğin. Zambaklarla kuşanmış buğday yığını gibi karnın.
3. Sanki bir çift geyik yavrusu memelerin, ikiz ceylan yavrusu.
4. Fildişi kule gibi boynun. Bat-Rabim Kapısı yanındaki Heşbon havuzları gibi gözlerin. Şama bakan Lübnan Kulesi gibi burnun.
5. Karmel Dağı gibi duruyor başın, pırıl pırıl mora çalar saçların. Kâküllerine tutsak oldu kral.
6. Ne güzel, ne çekicidir aşk! Zevkten zevke sürükler.
7. Hurma ağacına benziyor boyun, salkım salkım memelerin.
8. "Çıkayım hurma ağacına" dedim, “Tutayım meyveli dallarını. “Üzüm salkımları gibi olsun memelerin, Elma gibi koksun soluğun,
9. En iyi şarap gibi ağzın. Sevgilimin dudaklarına, dişlerine doğru kaysın."Uyuyanların dudaklarına"
10. Ben sevgilime aitim, o da bana tutkun.
11. Gel, sevgilim, kıra çıkalım, köylerde geceleyelim.
12. Bağlara gidelim sabah erkenden, bakalım, asma tomurcuk verdi mi? Dalları yeşerdi mi, narlar çiçek açtı mı, orada sevişeceğim seninle.
13. Mis gibi koku saçıyor adamotları, kapımızın yanıbaşında taze, kuru, her çeşit seçme meyve var. Senin için sakladım onları, sevgilim.

8:1-14
1. Keşke kardeşim olsaydın, Annemin memelerinden süt emmiş. Dışarıda görünce öperdim seni, kimse de kınamazdı beni.
2. Önüne düşer, beni eğiten Annemin evine götürürdüm seni; sana baharatlı şarapla kendi narlarımın suyundan içirirdim.
3. Sol eli başımın altında, sağ eli sarsın beni.
4. Ant içiriyorum size, ey Yeruşalim kızları! Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye, gönlü hoş olana dek.
5. Kim bu, Sevgilisine yaslanarak çölden çıkan? Elma ağacı altında uyandırdım seni, orada doğum sancıları çekti annen, orada doğum sancıları çekip doğurdu seni.
6. Beni yüreğinin üzerine bir mühür gibi, kolunun üzerine bir mühür gibi yerleştir. Çünkü sevgi ölüm kadar güçlü, tutku ölüler diyarı kadar katıdır. Alev alev yanar, yakıp bitiren ateş gibi.
7. Sevgiyi engin sular söndüremez, ırmaklar süpürüp götüremez. İnsan varını yoğunu sevgi uğruna verse bile, yine de hor görülür!
8. Küçük bir kız kardeşimiz var, daha memeleri çıkmadı. Ne yapacağız kız kardeşimiz için, Söz kesileceği gün?
9. Eğer o bir sursa, Üzerine gümüş mazgallı siper yaparız; Eğer bir kapıysa, sedir tahtalarıyla onu kaplarız.
10. Ben bir surum, memelerim de kuleler gibi, Böylece hoşnut eden biri oldum onun gözünde.
11. Süleyman’ın bağı vardı Baal-Hamonda, kiraya verdi bağını; her biri bin gümüş öderdi ürünü için.
12. Benim bağım kendi emrimde, bin gümüş senin olsun, ey Süleyman, iki yüz gümüş de ürününe bakan kiracıların.
13. Ey sen, bahçelerde oturan kadın, arkadaşlar kulak veriyor sesine, bana da duyur onu.
14. Koş, sevgilim, mis kokulu dağların üzerinde bir ceylan gibi, Geyik yavrusu gibi ol!

28 Kas 2017

Keşif*




Bazı kelimeleri öyle sahiplenmişim ki. Benim olmuşlar sanki.

Bazı kelimlerin mülkiyeti değil; aidiyeti bende olsun istiyorum
Ruh meselâ.
Tesir meselâ.
Zarâfet meselâ.
Müphem meselâ.
Kara, Işk meselâ.

Dost'ta herzamanki Ķitap Keşfi Turu atarken rastgele açtığım bir sayfasında bulmuştu aradığım kitap beni:

"...fırçanın gelişigüzel dokunuşlarından KEŞİF sözcüğü çıkmıştı."

Edgar Allen POE / Kuyu ve Sarkaç

23 Kas 2017

Keşfsever'in Ayelof'la 7 Durağı

3 sene evvel yazdığım öykünün rötuşlanmış hali.
http://zeynepmerdan.blogspot.com.tr/2014/12/kesfseverin-ayelofyla-7-durag.html

(Zeyl: Her durak, başındaki ses levhaları eşliğinde okunur.)





I- Zeyn

"Bittikten sonra isim konur şiirlere"
Yazdı. Bir temmuz yazı.  Keşfsever,  Yalnızgezerin Düşleri yürüyüşlerinden birine çıkmıştı. Gün parlak, güneş sarı ve orman kasvetli soğuk yeşilliğinden farklı olarak en berrak yeşilliğindeydi. Âşık olmak için harika bir güne benziyordu ama kırlarda etek uçuşturan türden koşmalar günüydü hakikatte. Kâinatı pastoral bir neşvede temaşa etme günü… Keşfsever’in içi nasıl da güneşti o gün. Ne bir şey arıyor, ne özlemini çekiyor en müphem şeylerin ne de bir geçmiş kasvetinin tesirindeydi. En yalın hallerinden birindeydi o gün ruhu.



II- Rast
(Beatles / Across The Universe)

Ve ses. Bir ses. Oscar Wilde'nin parlak betimleri şarkı olmuş da çalıyor sanki sesi. Ormanda bir çocuk beyaz bir köpekle raks ediyor. Keşfsever öylesine mest oldu ki, kıpırtısız seyr etti. Tanrım, nasıl bir güzellik bu. Gözleri kara, teni bembeyaz, dudakları gülfem, saçları kumral ve gerçekten Yusuf soyundan bir çocuktu bu.

Onu böylesine güzel yapan şey,  yüzünün Roma heykellerini anımsatan bir kusursuzluğunda değil büyülü bir masumiyetin çocuk çehresinde ifadesini bulmasıydı. Üstelik hakikatte güzel olan ruhuydu. Ruhunun en latif şarkısıyla raks ederken gülümsüyordu çocuk. Dönüyordu, gözleri kapalıydı ve dudaklarında o uğruna sonsuz sayıda güzellemeler dizilecek tebessümü taşıyordu. “Tanrım” dedi Keşfsever. “Tanrım, bu çocuk ne güzel. Onu tüm şerlerden koru.” Post modern bir tablo önü tahlil süresinden uzundu bu seyir ve de asla bir müze duvarında değil. Hakiki bir seyrdi ve tam anlamıyla Bedii eseriydi.

Yürüdü. Ve birden aklına düştü. “Bir çiçeğe sahip olmak isteyen onun güzelliğinin soluşunu seyretmek zorunda kalır.”*  Gözleri donuk, yüzü ifadesizdi şimdi.

III- Keşf
(Mozart / Lacrimosa)

İkindi olmuş, tefekküre dalmıştı ki, birden başını ormandan gelen sese döndürdü. Öğleyin gördüğü çocuktu bu ve bir kurt cesedine işkence ediyordu. Gözlerine inanamıyordu Keşfsever. Kurdu paramparça etmiş ve zavallı hayvanın zelil ve naçiz cesedini yüzünde öğlenki tebessümünün tam zıttı şeytani bir gururla ve tiksinmiş bir gülüşle seyr ediyordu. Katline ve zaferine karşı kimsesiz ormanda bile tekebbürdü.  Üstelik başkalarının gözlerine ihtiyaç duymayacak kadar büyüktü kibri.

Dayanamadı Keşfsever ve en softa sesiyle bu tezatlar mahşeri küçük yaratığa baktı. “Sen, dedi. Sen Yusuf falan değil Azazil neslisin. Güzelliğin adi bir kibr bahanesi sana. Ve zulm edenlerden olacaksın sonunda nefsine.” “Zavallı bir mahlûka bunları yapmaya utanmıyor musun?” dedi, hakir gören, yargılayıcı ve en öfke dolu sesiyle. Huzur ve Musa kıssasındaki Musa’nın peşin hükümlülüğündeydi. Çocuk, kayıtsız bir sırıtış ve gururla Keşfsever’in gözlerinin içine baktı. “İntikamımı aldım. Köpeğimi korkutmuştu, haddini bildirdim” dedi. Ve koştu ormanın derinliklerine. Akşamın karalığı yeni bastırıyordu. Şehrin aşağısına gitmişti. Yüzünde alacağı intikamların hazzı ve içinde durmak bilmeyen bir şevk vardı. Koştu ve ormanın artık kara ve korkunç olan şeytaniliğine karıştı.

Keşfsever diline, aziz bir vaiz sofuluğunu koyan Yaratıcı’sına şükretti. Nesl-i Azazil olmadığına şükr etti ama yüzünde beyaz sofu kibri belirdi. Yargılarken öyle tepedeydi ve öylesine küçük görmüştü ki Azazil’i, en seçkin şükür hazlarından biri sandı beyaz kibrini. Güçlüydü ve iyiliği kendi iradesiyle seçmişti çünkü. Öyle sanıyordu.

IV- Öz
(Adsız-Sessiz)

Sabah geldi. Ve sarıldı sabah’a Keşfsever. Büyük caminin kâinat lambalı ışıkları altında yan yana fotoğraf çekilen sevgililer gibi sarıldı. Ve üçüncü kez önce Yusuf’a sonra Azazil’e benzettiği çocuğu gördü. Öğleydi. Muzip bir gülüşle bu sefer; "Merhaba. Merhaba ben Ayelof" dedi.  Adının Ayelof olduğunu öğrendiği bu varlığa hiç de tepeden bakmadı Keşfsever bu defa.

Keşfsever’in yüzünde bir öğle güneşi parlatan bir soru sordu çocuk.“Yürüyelim mi" dedi. Yürüdüler. Ormana, beyaz zambaklara, kurdun -şimdi dondurulmuş bir makete benzeyen- cesedine, koparılmış çiçeklere benzeyen narin kelebek ölülerine,  çiçeklerin dallarındaki bakir ve dokunulmamış hallerine bakarak, gülüşerek ve sonsuz hazda muhabbetler ederek yürüdüler. Dağların tepelerine çıktılar. Kamp kurdular beraber. Üşüdüler. Önce başına, sonra göğsüne sardığı kırmızı şalını sardı Keşfsever Ayelof'un bebeksi başına.  Ayelof da tıpkı bir babaannenin olan kara çoraplar giydirdi Keşfsever’in ayaklarına.

Sonra elinden tuttu Keşfsever’in ve söyledi çocuksu bir inanç ve kararlılıkla: “Seni çok seviyorum. Hiç kaybetmek istemiyorum. Sonsuza kadar benimle kalacaksın.”

O an için dünyadaki en mutlu insanlardan biri oldu Keşfsever ama söylediklere inanmadı Ayelof'un. Asla yalan söylemeyen ama söyledikleri doğru olmayan farklı bir lisanın sahibiydi Ayelof. Yalan söylemiyordu ama bu dünyanın gerçekliğinde yaşamıyordu. Belki de çoktan azad olmuştu aklının iplerinden. Kara, zeki, ışıklı ve çocuk gözlerinin içine bakıp gülümsemekle yetindi sadece Keşfsever.

V - Haz
(Kadebostany / Walking With the Ghost)

Kâbustu bu. Gecenin en karanlık noktasında görülen bir kâbus. Gözleri kırmızı, sureti siyah bir siluet ona doğru yürüyordu.  Yaklaşınca siluetin çok çekici bir adama ait olduğunu fark etti. Gaddar bakışlı, küstah gülümsemeli tam bir cins-i ateşti bu. Umursamadı ama içini kırmızı bir haz merakı bastırdı. Acaba bu adamı öpmek nasıl olurdu diye düşündü.  Hazdan çok merak vardı. Ve bu merak keşf değildi. Düşüncesi bitmeden ışık hızıyla dudaklarına yapıştı siyah siluetli adam Keşfsever’in. Ve Keşfsever o zamana değin bembeyaz olan heykelini kırmızı, akışkan ve pür-i ateş halinde gördü. Kendini bırakıyordu ki birden aklına "elleri elma kokan ilk kadın"ın sözleri geldi. “Utanıyorum” diyebildi. Kâbus değildi. Ama kâbus olmalıydı bu. Baştan çıkarılmıştı. Ve bunun nedeninin o beyaz sofu kibri olduğunu bir an olsun bile düşünemedi. Geceyi sehere o gamlı eser bağladı. Ve ağladı. Pişman olması gerektiği halde pişman olamamasına.

Ağladı biraz. Tuva Semmingsen / Lascia ch'io pianga notalarınca.

VI - Az
(Yusuf’u Kaybettim  / Perfume Soundtrack, Laura's Murder)

Şehrin aşağısına inmemeliydi.  Ama inecekti. Azazil yanı tutmuş ve inmişti bir gece yarısı. Ve kurtların saldırısına uğrayıp ormanda bir kelebek ölüsü bırakmıştı geriye. Ama yüzündeki duru ifadeden bunun bir soysuz bir kurt savaşı değil, soylu ve amaçlı bir mücadele olduğunu anladı Keşfsever. Soylu bir ölümdü son savaşı. Kendi Azazil’iydi savaştığı ve diyet olarak da canını vermişti. Artık melekler kadar safiydi.

Ormanda bu sefer cansız ama yine de güzel, hala güzel o yüze bakarken işte tüm bu saklanmış an’ları anımsadı Keşfsever. Eğildi ve önce yanaklarından sonra alnından öptü Ayelof’un. “Sen öyle güzel bir çocuksun ki, tüm şerlerden korusun seni Yaratıcı.” Ve nedensiz sonunu hatırladı şimdi cansız olan bu sureti gördüğü ilk anda "ama"dan sonrasını getiremediği cümlenin.

“Ama bir tarladaki çiçeğe sadece bakmakla yetinirsen, o hep seninle olacaktır; çünkü çiçek akşamın ve günbatımının ve nemli toprağın ve ufuktaki bulutların parçasıdır. Orman bana bunu öğretti. Senin hiçbir zaman benim olamayacağını, o yüzden de seni hiç kaybetmeyeceğimi öğretti.“* Ve sıcacık damlalarla yıkadı masum suretin yüzünü. Alnından öptü ve gömdü, şimdi bir heykel mermerliğinde donuklaşmış dostunu.

Mezarının üzerine beyaz bir zambak soğanı ekti. Ve bakıp söyledi; "Belki meraklı ve keşf gözü açık çocuklar sularlar bunu da, mezarının üzerinde beyaz baloncuklar çıktığını görüp, senin cennete gittiğine inanırlar…"

VII - Vaz
(Zamfir / Einsamer Hirte)

Sonra bir güneş battı. Küçük prensin günbatımı seyr edişleri tadında bir ikindi seyrine tutuldu. "Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabb'im budur." dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem." dedi." (En'am 76)
Dudaklarında gülfem tebessümü ve gözlerinde ışk ışığı yine yollara düştü Keşfsever. Artık bir ruhlar mezarlığına dönüşmüş kalbine döndü.
Bir mezar taşının nasıl olur da bu kadar şiir oluşuna baktı.
Baktı ve yeni bir meçhule hicret etti.

*: Paulo Coelho.