14 Eyl 2017

Derviş Gözlü Kadınlar


Ayşe Şasa.

Bazen Ruhça’dan dahi daha tesirli: Göz Dili. 1 varlıkla tanışmanın en kısa, en kestirme, en hakiki yolu gözleriyle buluşmaktır. İki varlığın tüm bir ruhi cephanesiyle kuşanıp muhatabı olan varlığa karşı durması... Sonra o iki varlığın şiddetle çarpışması... Beden Dili üzerine onlarca çalışma yapıladursun; Ruh Dilinin, Ruhça’nın en hakiki iletişim yoludur gözler. Bedenin canlı görünen tek uzvu. Sıretin aynası... Birinin yüzünde gezindikten yahut zihninizdeki görüntüsünü ilk hatırladıktan sonra aklınıza ilk gözleri geliyorsa o insan etkileyicidir, gözlerin kudreti böylesine büyük, Gözlerin Dilini göz açıp kapayıncaya kadar konuşanlar böylesi efsunludur çünkü.

Kimi gözler hakikate cevaptır. Kimi gözler mürşittir. Kimi gözler irşad eder muhatabını. Kimi gözler öldürmekten beter anlar insanı.* Kimi gözler aynasıdır kalbin. Kimi gözler ok oktur, maktülünü bir bakışıyla kurban eder. Kimi gözler namludur. Bakışlarında patlamaya hazır fişekler saklar hep. Kimi gözler sobadır, iç ısıtır. Kimi gözler kutup yıldızıdır. Karşısında durmanız gereken yeri gösterir size. Kimi gözler kuyudur. Bakışlarla yüzünde yürür, gözlerine düşersiniz. Ancak gözyaşıyla doldurursunuz kuyusunu. Kimi gözler karadeliktir. Karadelik gözlere düşeni Yakup bile bulamaz.

*

 “Çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.”
Alexander Pope

“Erkeklerin her biri ayrı bir ruha sahip oldukları halde, kadınların hepsinde tek bir ruh, aynı ruh, kolektif bir ruh vardır; İbn-i Rüşt’ün akl-ı faali bütün kadınlar arasında bölüştürülmüş gibi adeta. Kadınların duyuş, düşünüş ve isteyişlerinde gördüğümüz farklar sadece bedeni farklardan, yani ırk, iklim, gıda vesaire ayrılıklarından ileri gelir, bu yüzden çok önemsizdir bu farklar. Kadınların birbirine benzemesi erkeklerin birbirine benzemesinden çok daha fazladır; kadınların hepsi bir ve aynı kadındır da ondan…”

Miguel de Unamuno / Sis

"Kişilikten yoksun" "Hepsi aynı kadındır" Platon, Nietzsche, Schopenhauer'ın -ve diğerlerinin- hınç ve haz dolu tahkirlerinden bahsetmiyorum bile. Peki dertleri ne bu adamların? Neden tahkir etmişler kadınları? Bu kadar akıllı adamların kadınları bu denli hakir gören sözleri Femme Fatale’lerin gazabından nasiplerini almış, kalpleri küsüp, zekâları acıyınca çatallaşan dilleri yüzünden değildir herhalde.

Bir insanı dolayısıyla kadını yücelten tek ve yekpare şeyin; ruh'unun idrakinde olmayan dişileri muhteşem teşhislemişler. Yaratıcı'nın en büyük lütfunu idrak edememiş bir insan; 1 dişi, bir türdür, prototiptir. Bedendir. "Kişilikten ve ruhtan tümüyle yoksun."

*

Samiha Ayverdi.
Post Çağ bize Feminizmi pazarlıyor. Bizleri vitrinlere hapseden, güzel doğmamış ve estetik müdahalelerle dahi güzel olmak değil güzel bulunamamışsak yok ve çirkin sayan bir kadın prototipine hapsediyor. Vitrinlerdeki kadınlara benzediğiniz kadar güzelsiniz diye bağırıyor yüzlerimize yüzlerimize. En vasat yüz dahi burun, dudak estetiği, en sıradan göz dahi lens, eyeliner, kaş dizaynı gibi operasyonlarla ‘güzelimsi’ görülebiliyor. Sonunda öyle bir hal alıyor ki, bu kadar güzel göz, burun, dudak, yüz suret, beden falan filan var ki; insan güzelliğin dahi başkasını arıyor artık.

Benimse Platon'un yüzyıllar önce sorduğu o soruya gidiyor şimdi aklım; "Ti esti to kalon?" Hakikaten, neydi hakiki güzel olan? Milyonlarca güzelimsi beden, yüz, kaş gözle doluyken vitrinlerimiz neydi hakiki güzel olan?

Ruhların mezara gömüldüğü bu Post Çağda belki de çoğu kadının seksapalite sandığı şey, hemcinslerinin tutmuş ve denenmiş taktiklerini sonradan bir öğrenmişlikle uygulamaktan ibaret. Başka bir kadının ruhundan devşirme bir hareketi belli ki silik, zayıf ve çelimsiz ruhuna adapte ederek nasıl çekici olabilir bir kadın? Başka bir kadının saç rengini, göz rengini, giyinme stilini çalarak nasıl kendi kalabilir bir kadın? Belki de bu yüzden 10 adımda karşı cinsi etkileme, ilişki taktikleri, 1 bakışta erkeği tahrik etme yöntemleri pazarlanabiliyor. Çünkü almak zorundalar. Çünkü göğüslerinden daha küçük zekâları. Kalçalarından daha az dolgun özgüvenleri. Dudaklarından daha silik, daha az rujlu ruhları.

*

"Kalplere asıl mutsuzluk sızısı veren şey... Sarışın Inge'nin, kendilerini olduklarından da Avrupalı hissetmek için çırpınarak saçlarını sarıya boyayan, kaşlarını yolan ve butik butik gezip kıyafet seçen sosyete kadınlarına, ten renginin ve ırk yapısının da ne yazık ki kolay telafi edilemeyecek önemli bir eksiklik olduğunu hatırlatmasıydı."

Orhan Pamuk / Masumiyet Müzesi

O ucuz platin sarısı saç, yeşil & mavi lens ve kısacık boylarıyla İskandinav kadınlarına benzemiyor, ezik 1 heveskârlıkta kalıyorlar sadece. Garp’ın Beden Kadını bile olabilmeyi başaramamış. Hüzünlü ve çaresiz bir heveskârlıkta kalmış kadınlar olarak kalıyorlar.

“Öğrenilmiş seksapalite"ye düçar olmuş 1 kadının ruhu, zekâsı, sezgileri eksiktir çünkü. Dişil zekâ ve özgün tahrik edebilme yetisinden yoksundur. Bu yüzden bazı kadınlara bakınca gördüğümüz tek şey bu. Tek farkı feromon salgılamak olan taze hoş kokulu 1 çiçek beden. Üzgünüz. Tüm sermayesi 'erkeğinin' burnuna hoş 1 koku getirmek olan bu ıstırapsız 'çiçek kadınlar'a saygımız yok. Aramayan, ıstırabı, 1 derdi olmayan kendi dünyasının müslümanı ya da 1 ömürlük dünyasının müsrifi insanlara saygımız yok. Doku torbası bedenlerini kullanarak kadınlık haysiyet, onur ve zekâsının ırzına geçen; ruhu, zekâsı, karakteri ve onlarca meziyeti varken eti ile kendini var eden kadınlara saygımız yok.

*

Başka bir güzele tanım diye söylüyor ya Özdemir Asaf;

"Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir,
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir;
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir,
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır,
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır."

Güzel ol(a)madığı için güzel olmayı umursamamaya çalışanlarda değil ama 'güzellik kaygısı' olmayanlarda 1 güzellik olduğunu düşünüyorum. 'Vasatlık hıncı' menbaalı anti olan üzerinden benliğini var etme bu ama bu kadar çok güzelin(!) olduğu 1 dünyada güzel olmak istemiyor kadınsı başkalığımız.

“Ya o gözler; Orfeo, o gözler! "Beni satın almak istiyorsunuz, Siz benim aşkımı değil, çünkü aşk satın alınamaz, vücudumu satın almak istiyorsunuz! Evim sizin olsun!" derken o gözlerin saçtığı şimşekler. Ben onun vücudunu satın alıyormuşum! Vücudunu! Benimki bana çok bile Orfeo, bıkmışım bu vücuttan! Benim muhtaç olduğum şey, bir ruhtur, bir ruh! Ruh, ruh, ruh! Ateşli bir ruh; onun gözlerinden, Eugenia'nm gözlerinden saçıldığı şekilde. Vücudu... Vücudu... Evet, vücudu şahane, mükemmel, ilahi; ama bu; vücudu baştanbaşa ruh da, baştanbaşa hayat ve fikir de onun için öyle. Vücudum beni eziyor Orfeo, bıktım usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı vücudumun bana ağırlık oluşundan mı? Ruh nerede, Acaba ruhum var mı?”

Miguel de Unamuno / Sis

*

Simone Weil.
“27 Eylül 1317
Bütün sevdiklerimi gaip ettim. Bir aralık aklımı da gaip ettim. Hiçbir ümide malik değilim. Yazmak lüzumsuzdur. Sıkıntımdan bu defteri açtım. İki gün sonra Ada'daki eve taşınacağız. Karşısı denizmiş, arkası çamlık. Su, ağaç, duvar, virane, çöplük, hepsi birdir. Ben her şeye küsmüşüm. Aklımı kaybettim de neden anı sonradan buldum. Delilik çok fena şey. Velakin akıllılar için böyledir. Mecnunlar için bu bir rahatlıktır. Yoksa tecennün ederler miydi? Akıllı sevmediği dünyadan kaçıyor. Anın abese tahammülü yoktur. Ve Allah' ın hikmetini bilmeyenler için her felaket abestir. Ben de bilmedim. Hala da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”

Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

Evet, ruhumuz var. Samiha Ayverdi gibi. Ayşe Şasa gibi. Simone Weil gibi. Matmazel Noraliya’nın muhayyel varlığındaki gibi. Ruhumuz var. Yüzünde, hâlinde derviş nakışı olan, başında örtüsü olsun yahut olmasın "hicâplı" kadınlar var.
Bizler Post Çağın varlıklarıyız. 1 Yüzümüz instagramda. Bizleri vitrinlere, instagramlara hapseden ve güzelliği dahi başka olamayan, birbirine benzeyen ve ikame edilebilir olan post çağın varlıklarıyız.

Oysa 1 yüzümüz hep Ruh kadın. Ne kadar çok suret varsa o kadar az sıret var çağındaki Ruh Kadınlarız. Ruhumuzun gözlerini keşf ettiğimiz an hakiki güzel’i o kadar temaşa edeceğiz.
Ve o olacağız bir o kadar kadar 'başka' güzel.

Gözleri derviş olan kadınlara selam olsun.


*: Özdemir Asaf'tan Mevhibe Beyat'a (Lavinia): “Öldürmekten daha beter anlıyor insanı. Çok keskin gözleri vardı.” demişti.

Yazmak, Doğurmaktır


Ruhumun ifadesi konuşmak; aracı da ses değil Khoda...

Ruhumun dili harflere muhtaç benim.
Harflere muhtacım konuşmak için.

Ruhta sesini bulan ifadesini neden bulamıyor? O kadar mı kayıp harfler, o kadar haris Türkçem ve bu kadar mı ketum kalmış lâl dilim?

Hâle tanım giydirmekten başka avuntu veremeyecek kelimeler. Deneyelim o hâlde.
'Ruh Nadası'

*


Kadının varoluş acısı doğurunca geçer mi?

Tek buhranım doğuramamak belki.
Sanat, fikir, proje, aşk, 1 insan...
1 şey. Tek şey.
Doğursam geçecek, biliyorum.

*

Kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir.
Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır." diyen Peyami Safa'ya el-cevabımdır:

İlhâm, ruhu döllemektir.
Bazen tek 1 cümle dahi ruhu dölleyebilir.
Öyle bir döller ki hatta Alef ve Zain arasından
1 sonsuz doğurulur ondan.
İlhamının gelmesi beklenmez.
Hakiki 1 mülhem gelir, 1 ruhu döller ve gider.
Bazen ruhun ırzına geçerek dahi bırakabilir mülhem olanı.
Yazmak; doğurmaktır.
Ve yazmak, ruhunda ve zihninde bir rahim taşıyan kadınlara yaraşır en âlâ.

23 Ağu 2017

.: Vurgun :.

Dakikalardır bu fotoğrafta "kim daha önce öldü?" üzerine düşünüyorum.
Kim daha önce öldü? Kim, kim için öldü? Kim, kim için öldürüldü?
Kim kimi vurdu? Kim kime vuruldu bilmem ama ben bu fotoğrafa vuruldum.


Gotthard Schuh.

22 Ağu 2017

Arap Yağmuru*

Başka dillere ve o dillerin harflerine öylesine meftunum ki; harfleri raks ettirmeyi bilen herkese eşlik ediyor. Keşfi sever ruhum.

Nebil'le yeni tanıştık. Filistinli. Türkiye'de bir üniversitede dış politika üzerine akademik çalışmalar yapıyor. Sanatı ve şiiri en az politika kadar seviyor. Latinlerin harflerini de en az Arapların harfleri kadar iyi biliyor. Arapça şiiri daha çok seviyor.

Seviyor-muş çünkü Arapların harflerinden bu şiiri doğurdu. O halde Ruh Müzesinde kuytu bir yere saklanıp, keşfi beklesin. Arapça google araması yapan ama Türkçe de duyabilen bir ruh kaşifi tarafından, günün birinde, bulunmayı.

*

Türkçe, İngilizce, Farsça, Fransızca'dan sonra şiir koleksiyonuma bir de Arapça şiir ekliyorum:

Nabeel O. / Adsız

تضحي الذاكرة عارية ...
وصوت قرقعات الصور غزيرة .. .
نعود ضاحكين إلى المراسم المجنونة ...
إلى الرقص والسماء منهمرة ...
إلى الركض ...
وأكل الكستناء ...
إلى المظلات المبللة ...
إلى زوامير السيارات ...
ورشقات عجلاتها ...
عند المزاحمة العنيدة في الطرقات المككلة بالطوفان ...
نعود إلى الدفء رغم برودة الطقس ...
إلى همس الشفتين وارتعاشها 
إلى القبلات المهدئة ...
إلى الأحضان العميقة كعمق السماء عندما تجود بالمطر ... 
إلى الأنفاس المتعبة من الركض ...
والضحكات ...
إلى الهمهمات ...
إلى الركون إلى صدر مبلل ...
ونهدين يغرقان ...
وجدائل ممدة كسولة على الكتفين ...
نشرب نخب المطر ...
قهوة على ساحل البحر ...
وسائق سيارة تاكسي يؤشر لنا ...
هذا مكان ممنوع ...
والعشق فيه خطِر ...

Zeyl: Çevirisi de düşecek buraya.

26 Tem 2017

19 Tem 2017

Aşk Putu

Keşfsever'in Enki'yle Aşk Putu Üzerine Konuşması

*

Keşfsever: Anlatacağım şeyleri sadece anlattıklarım olarak görme.

Enki: Söylemene bile gerek yok…

-Ben hiç kimseye âşık olamıyorum. Etrafımda insanlar var. Paylaşım kurduklarım. Ve bu hal artık beni mahvediyor. Onları da. Çünkü kalbim hasta. Ya da yok.

-Duvar mı var ya da duruyor musun? Bunu söylemen gerekir... Çünkü olamıyorum diyorsun…

-Hep eksik kalıyor bir şey. Ve mahvediyorum karşımdaki insanları. Bunu nasıl aşabilirim ki?

-Zor bir soru bu… Bilmediğim bir kalp… Ama bildiğimi tahmin ettiğim bir ruh… Yani benzer gördüğüm… Aynılıkları olan…

-Bu…

"Şehrin en güzel kızları, bana görünmek için yollara çıkmayı adet haline getirmişlerdi. Fakat ben, kolumda gezdirdiğim şahinim kadar gururlu olduğum için onlara tepeden bakıyor, bu zavallıları görmemezlikten geliyordum. Atımı oynatarak geçiyordum yanlarından. Fakat kalbime acayip bir ateşin düştüğünü hissediyordum. Bu ateşin sebebini bilmediğim halde beni yakıp kül etmesi çok tuhaftı. Sonunda büyük bir hüzne kapılmaktan ve derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamadım. Elime sazımı alıp hem söylüyor, hem ağlıyordum. Zamanla ağlayıp inlemeler alışkanlık haline gelmiş, benzim sararıp solmuş, dünya ile alakam kesilmişti. (...)

Sonunda, uzaktaki köylerden birinde oturan, kehanet ve ilmiyle meşhur bir adamı bulup getirdiler.
-Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.
-Muhterem efendi! Kimi seviyor?
-Hiç kimseyi... Aşkın en öldürücü olan şekli budur."

Filibeli Ahmed Efendi / Amak-ı Hayal
Leyla'lı Mecnun; (syf: 119-120)

-Sen kendini bir amaca kapadın… Olamıyorum şu anki durumun olabilir başta olmak istemiyorum vardı belki…

-Bu adam gibiyim:

Enrique Simonet / Otopsi, 1890
















-Bu nedir biliyorsun… Zamanla gelişen bir hissizlik. Başta var olmayan ama sonradan artık rutine dönüşen ve bir parçan haline gelen hissizlik… Sürekli hasta görmüş bir hemşire… Merhamet duygusunu yitirir…

-Sürekli âşık gören maşuk kayıtsızlığı? Ruh, zihin, kalp ve beden…  Bu dörtlünün dörtdörtlük uyumunu kimseyle yakalayamamak belki de.

-Hayır, sen o dörtlüye ya da onları oluşturduğun dönemdeki bir fikre takılı kaldın… Bunu anlıyorum da… Bende de başka şekilde oldu bu… Ve bu saplantı hali… Bilinçli olarak yaptığın bir şey değil… Ben de filmlerdeki gibi… İlk görüşte aşk inandım… Sonra oldu da… Sen de böylesin… Ve bunun tam zıttısın…

-5-6 muhatap oldu ama. Birinde olması lazımdı ama değil mi? Olmadım.

-İmkânsıza saplandın sen… Bu dünyadaki imkânsıza…

-İnandığım şeyi arıyorum. Bulacağım şeyi. Kendi kusursuz ve mutlak idealimi.

-Bu yok… Olmayan bir şey…

-Sıfatları en olan muhteşem biri değil ki aradığım. Ben için en olan. O yüzden farklısın ve şanslısın benden, inandığın şeye rastlamışsın.

-Başta en’di belki… Tasarımının içine hapsolmuş durumdasın ve bu görülüyor… Olamıyorum olarak söylüyorsun şimdi… Ama olmuyorsun, hep red durumu…

-Aşk putu… Ama deniyorum ki. Dörtdörtlük dörtlüme uygun olmadığı halde sevgiyle ve sabırla sürdürdüklerim oldu. Ama aşk olmuyor. İlişki bile olmuyor.

-Bir kişinin sahip olacağı bir şey değil… Belki yanlış örnek ama peygamber var… Ya da yanlış zamandasın…

-Dördüne de kısmen sahip biri çıktı karşıma. Onunla da benlik savaşı ve güm… Benlik savaşından aşk doğar zannettim, doğmadı. Tersine rezil bir hatıra olarak kaldı.

-Bana kalırsa şöyle yap… Aşk putunu değil de o dört putu kır… Çünkü onlar senin putun olmuş…

-Kimseyi gerçekten sevgilim olarak görmedim ki… Yanımda birileri oldu ama hakikatte sevgilimmişler gibi hissetmedim.

-İbrahim aramak yerine İbrahim olmak zorundasın…

-Güzel öneri ama İsmail’im işte.

-Onları yıkmadan âşık olamazsın… İmkânsız…

-İsmail’sem bana düşen İbrahim’e bulunmak.

-Hayır, değilsin… Bu noktada değilsin…

-Hayatımda tek kişiye bile gitmiş değilim. Kaldı ki flört başlatmak. Çünkü keşf edilmeyi bekledim aşk konusunda. Aramayı değil. Üzdüğüm insanlar da oldu. Kalbini kırıp attıklarım. Ve hüzünlüyüm artık. Geriye kalan sadece hüzün. 

-Kalp kırıklığı iyidir…

-Katlettiği maktullere bakan katil hüznü… Sanırım ben sadece İlham Hocaya âşık olmuşum. Ve aşk bir kez olan bir şey ise de; o zamandı.

-Bu da kendine nihai şeklini vermeden önce…

-Sana göre o dört putu kırsam ümit var. Ama istemiyorum da. Anlamını kaybetti çünkü. İçimde gelmiyor. Âşık olmak. Sevmek.

-Bunu sezebiliyorum... Sen istemiyorsun olamıyor değil... Ve bunu olamıyorum diye söylenerek bir anlamda kendini teselli ediyorsun…

-Elimden gelse gitmek istiyorum bu dünyadan. Belki de bir acı çektim. Çok acı. Ve acıdan sonra anlamı yok artık hiçbir şeyin.

-Hayır, olur mu öyle şey… Eyüp sabır ile gitti Mısır’a…

-Ben ümit istemiyorum ki. Terapi de istemiyorum. Gitmek istiyorum.

-Bunu gelecekteki sen de söyleyecek mi?

-İştahım yok. Hatta o dört dörtlük muhayyel çıksın karşıma. Ona bakayım ve gideyim. Seni istemiyorum diyeyim.

-Çıkmaz… Çünkü istemiyorsun…

-Ben istememeyi istemekten başka ne isterim?

-Bu şekilde değil ama… Yeni bir put yaparak hemen o anda… Onda olmayan bir özellik… Çünkü görürsen ve olmazsan… Sonrası boşluk ve anlamsızlık… Belki de bundan korkuyorsun… Anlamsız olan bir yerde kendi yarattığın anlamı bulup onun da bir anlamı olmadığını gördüğünde, kendi anlamsızlığının içinde boğulmaktan korkuyor bile olabilirsin…

-Olabilir. Hayal kırıklığı korkusu. Muhteşem güzellikteki bir hayalin kırıklığına uğramaktan korkmak… (Buna hale de bir kelime bulmalı. Hayal & Keşf Sözlüğü için.)

-Çok iyi oldu bu… Acaba var mı böyle bir anlama sahip kelime? Kelime oradan çıktı değil mi? Heyecandan… Bir anda…

-Beni negatif doğurur hep.

-Mutluluktan doğmuş bir şey var mı çocuktan başka?..

(...)

*

Yol bir yere varmıyordu. Teşhis teskin etmiyordu. Ama yollara eşsiz kelimeler düşüyor ve muhabbet sedası yankılanıyordu arkadan.

10 Tem 2017

Ruhça'nın Hâyâl ve Keşf Sözlükleri

Bedî: “Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).”
Bedi esmasına meftunum. Sanatkarların esması çünkü en çok onlara yakışıyor.

Sanatkar olmadığı halde Bedi ismini üzerinde çok güzel taşıyan insanlar var. Mesela Enki. Enki'nin Hâyâl Sözlüğü'nü ilk gördüğümde tam bir Nezibe* olmuştum çünkü ince bir hali keşf edip, o halde gayet zarif kelimeler giydirmek Keşfsever'in meftun olduğu bir şeydi.

Sanırım bunlarla sınırlı kalmayacak, her bir ince hal, o ince hali giyinen zarif ve şık kelime elbiseleri durmaksızın çoğaltacak koleksiyonu.

*

Hasrezâr olmak: Hep yanında olan ama hiç kavuşamayacağın birine duyulan müphem bir özlem hâli. (Enki Kelimesi)

Nezîb/Nezîbe: Heyecandan kalp atışlarını duyan erkek/kadın. (Enki Kelimesi)

Nedîd: Aşık olunan kişinin aşığın gözüne dünyanın en güzeli olarak görülmesi, güzelden de öte olan. (Enki Kelimesi)

Serâf olmak: Yeni alınmış olan bir kitabı okumamak üzere rafa kaldırmak. (Enki Kelimesi)

Mihrân: (Enki Kelimesi)
I. Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli.
II. Saray Muhafızı.
III. Bir işte en üst seviyeye ulaşmış kişi, maestro, Mahir.

Zehrihâr: Gece gündüz düşünülen, akıldan çıkmayan. (Enki Kelimesi)

Zehriyâr: Dünyanın en ölümcül ve en çok haz veren zehri. (Zain Kelimesi)

Nehriyâr: Aşık olunan muhatabın seline kapılıp boğulma. (Zain Kelimesi)

Seyriyâr: Aşık olunan muhatabı seyr. (Zain Kelimesi)

Dîlâl: Bir şeyi idrâk etmek, duyumsamak, sezmek fakat karşılığında tek şey yapamama/diyememe hâli. (Zain Kelimesi)

Suizâr olmak: Tadı ve hatta varlığı bilinmeyen bir şeye susumak hâli. (Zain Kelimesi)

Ruhça: Ruhların konuşabildiği dil. Ses ve harfler dışında başka araçları da kullanır. Bilinen ilk kelimesi "belâ"dır. Babil'in tüm dillerinden daha eski olduğu rivayet edilir. (Zain Kelimesi)

Keşfsever:
I. Keşf'i seven.
II. Vitam Vero Impendenti* (Zain Kelimesi)

2012 Keşfseveri.
2014 Keşfseveri.

Keşfsever'in 7 Durağı:
I. Zeyn & Kenz
II. Rast
III. Keşf
IV. Öz
V. Haz
VI Az
VII. Vaz mertebelerinden oluşan yolculuk durakları. (Zain Kelimesi)

Vaz Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun son basamağı. Elde edebilecek güçte olup hür ve seçilmiş bir irade ile bırakmak mealindedir. (Zain Kelimesi)

Rast Makamı: Keşfsever'in durak sayısı 7 olan yolculuğunun ikinci basamağı. Tasarlanmamış bir karşılaşma halini anlatır. Özelliğini tevafuklardan alır. (Zain Kelimesi)



*: Jean Jack Rouesseau’nun Juvenal’dan alıp, yazgısına belki de mahlas seçtiği o güzelim tanım; Vitam Vero Impendenti. Sözlükler bizi kandırmıyorsa “yaşamını hakikat uğruna riske atan kişi” mealinde.

4 Tem 2017

.: Narkissos :.

Meşhur Narkissos tablosunun aksi de aksi olan bir akis fotografı olurdu herhalde.

2017, Temmuz.
Le Caravage / Narcisse, 1598.

21 Haz 2017

Adına Dünya Dedikleri O Kayıp Top*

 "Martin Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich From gibi düşünürler insanın yalnızlığından söz ederler ve derler ki yalnızlık, günümüz insanının felsefe, sanat ve edebiyatının ruhu haline gelmiştir. Ancak ben bu temel duygumu dile getirmek için yalnızlık kelimesini bir terim olarak seçmekle hata ettim. Yani benim söylemek istediğim şeyin Sartre'nin, Heidegger'in, hiççiliğin, modern saçmalığın ve hatta günümüz Batılı varoluşçuluğun söylemek istediğiyle aynı olmadığı için, onların etkisi altında yalnızlık(solitude) kelimesini kullanmamam gerektiğinin farkına varamamıştım. Ben hayat felsefemde ve antropolojimde bu temel duygumu ifade etmek için "ayrılık" kelimesini seçmeliydim."

Ali Şeriati / Dua
(syf: 58)

*

'dan ilhamla sormuştum;

Ruhunuz...
Bu alemde,
Hangisi?

Yalnız...
Tek...
Ayrı...
Eşsiz...
Kayıp...

Peki, Khoda.
Ey Khoda.
Sinemizi yarıp da, derununa koyduğun bu 'nakıslık' hissi nedir o halde?
Bizi neden yarım bıraktın?

Bizi neden kaybettin ki kendimize? Kendimizde?

Ben kendimi bulamıyorum artık Khoda.
Sen beni bul.
Ben yeterince kayboldum.
Ben aciz düşecek kadar yürüdüm.
"On kat"ı kadar bul beni.

Bulmuyorsun beni, kayıp değil miyim?
Bilmiyorsun hâlimi, ayıp değil mi?

demiştim.

-ki;

Rast Makamında el-cevap geldi:

*
Adını dahi bulamadığı 1 kaybı olanlar & dünyada kendini kaybeden -ya da looser- değil de kayıp hissedenler için; el cevap:

"Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel, her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve: Haydi arayın bulun! demiş. Her ruh, bir görüp kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla yola düşünce, kendini dünyada bulmuş.

İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.

Fakat topu fırlatan oyununu o kadar sanatkarane tertip etmiş ve araya o kadar muhtelif göz bağları koymuş ki, birine olmasa bile bir başkasına yakalanmamak pek müşkil! Gününün yarısı aydınlık, yarısı karanlık olan bu dünyada o topu bulmak kolay mı sanki?

Dünya, kah gece ile karanlık, kah gündüz ile aydınlık olduğu gibi, kalp de gece ve gün gibi iki arada gidip gelmede... Ancak elinde feneri olan kimse için gece karanlığı, yolunu görmesine mani olmadığı gibi kendini aydınlatanlar için de zulmet yok. Kaybettiği topunun arayıcısı olanlar da zaten güneşini kendinde taşıyanlar, güneş olanlar işte onlar unutmuyorlar, arıyor ve nihayet buluyorlar..."

Samiha Ayverdi / Ateş Ağacı 
(syf:43-44)

16 Haz 2017

Enki / 1 Maşuk Yaratmak

Mülhemi Pygmalion* olan bir konuşmadan gebe kalıp muhatabına güzel bir öykü doğuran eden 1 Enki öyküsü.

Bernand Shaw'ın 1913'te Pygmalion mitolojisinden
 ilham alarak yazdığı komedi oyunu afişi.
"Vasat bir oyun yazarı ve yine vasat bir hâyâlbazdı...Hiçbir gösterisinde salon tam olarak dolmamıştı...Hatta bazen bir kaç seyirciye nadiren de boş salona oynadığı bile olurdu...Buna aldırmıyordu da...Çünkü biliyordu...Kuklalara kendini adadığından beri tek bir kukla üzerinde çalışmış, o Dünya'ya gelene kadar kendini başka oyunlarla avutmuş ve bu sürede onun hak ettiği bir oyunu da hârf hârf işlemişti...Artık kendini gözardı eden Dünya'dan büyük bir ihtişamla intikamını alabilirdi...Ama hiç beklemediği bir şey olmuştu...Son şeklini verdiğinde ve sûretinin ortaya çıkması için boyadığında Zain'i, tahtadan elleriyle, yıllar boyunca özenerek yaptığı bu kuklaya âşık olmuştu...
İlk gecesini onunla birlikte geçirdikten sonra, oyunu yok etmeyi ve Zain'i kimseye göstermemeyi düşünmüştü...Kendiyle savaşmıştı birnevî...Ve savaşı kazanan kalbi değil oyunun oynanması gerektiğini savunan beyni olmuştu...

Afişlerini sokaklara astıktan ilk oyun vaktinin gelmesini beklerken harcadığı her ânını Zain'le birlikte geçirmişti...Ve bu anlar hayatla yaptığı en değerli alış-verişi olmuştu... Perdeler açılıp oyun sahnelendiğinde ve sahneden seyircileri gördüğünde rahatlamıştı...Yalnızca bir kaç kişi gelmiş ve onlar da sahneden uzaktaki koltukları seçen, yalnızca birbirleriyle vakit geçirmek isteyen bir kaç genç çift olmuştu...Çiftlerden birinin içinden, erkek olan biri, başını kaldırıp sahneye baktığında, hâyâlbaz ne hissettiyse aynı duyguları hissetmişti, kuklayı tamamladığında...Oyun bitmişti ve hâyâlbaz bitmek bilmeyen o bir saatin ardından sevdiğine kavuşmuştu...Lâkin bu mutluluk fazla sürmedi...Başını kaldırıp sahneye bakan o adam, aynı gün kuklayı gördüğü herkese anlatmıştı ve o da tıpkı hâyâlbaz gibi Zain'in bir kukla olduğuna inanmamıştı...

İkinci oyun günü geldiğinde, sevdiğine veda edip oyuna başlayan hâyâlbaz, gördüğü manzara karşısında şaşırmıştı...Salon tamamen dolmuş ve tüm seyirci merakla Zain'in sahneye çıkacağı o ânı beklemeye başlamıştı...Endişeliydi kuklacı...Korkuyordu...Bu kalabalıktan birinin ona sahip olmak isteyeceğini biliyordu...Endişesinde yanılmadı da...Oyun bittikten sonra yanına gelen bir kaç iri adam, kuklanın değerini sormuş ve onu kendilerine vermeleri gerektiğini vurguladıkları bir kaç küfürle birlikte buna karşı çıkan kuklacının suratına da vurmuştu...O gün Zain'i kaybetmiş olmasa da yayılan şöhretle birlikte, amacını gerçekleştirmiş, Dünya'yla giriştiği düellosunu kazanmış olmasına rağmen hiç mutlu değildi...Aklı tamamen Zain'deydi...Onu kimseye vermeye niyeti yoktu...Kapısı her gün başka birileri tarafından çalınıyor, bir gün kapı yerine Zain'in çalınacağından korkuyordu...
Zamanını böyle geçirmesi imkânsızdı...Zain'i öldürmeliydi fakat ona kıyamazdı...Henüz onu şekillendirmediği günlerini düşündü...Sıradan bir meşe ağacının, kırılmış bir dalıydı Zain...

Hâyâlbaz hayatına anlam katan ve zehreden o ağacın yanına gitti...Yeni filizlenmeye başlayan en ince dallarını birer birer kesti ve onları yazdığı oyunun hârfleri gibi, o kırık daldan Zain'i çıkardığı gibi ilmek ilmek bir iplik yapana kadar işledi...Bir eliyle kırılmış dalın aynı gün boy vermiş ve artık olgunlaşmış olan kardeşi üzerine çıkıp sarkıtırken ipi, Zain'e de diğer eliyle sarılmıştı...Usta işçiliğiyle işlediği ipi boynundan geçirip, kendini meşeden boşluğa bırakırken, kulağına onu ne kadar çok sevdiğini fısıldamıştı..."


*: Yunan Mitolojisinde bahsi geçen, yaptığı heykele aşık olan heykeltraşın adı.

13 Haz 2017

Putların İntiharı

https://www.instagram.com/p/BVQtJXggP8h/?taken-by=kurnaztanrienki
























En sevdikleri şiir Asaf Halet Çelebi'nin İbrahim'i olan iki ruh için elbetteki 'put' kelimesi çok şey ifade ediyordu.
Bittikten sonra isim konur şiirlere, evet.
Bazen de doğmamış bir cenin gibi, önce adı konulur. Sonra varlığı belirir.
Bu öyle oldu.

Put olduğunu idrak edip, kendi kendini kırmayı; intihar etmeyi düşünen bir putun şiiri.
Müntehir 1 Put'un.
Adı Zain; varlığı Enki'nin.

8 Haz 2017

Ruhça

























İç sesi Fransızca, mesaj dili İngilizce olan bir ruhun, iç sesi Türkçe olan bir ruha Ruhça konuşması...
Evet, Ruhça.
Güzel adam David.

.: Zeyn'i Seyr Keşf'i :.

Adile Sultan Sarayı / 2017, Haziran.

2 Haz 2017

İtibar

İlk'i 2005'ti.
Sonra 2006, 2007 derken lise sonda okul dergisini ben çıkarmıştım.
İnsan ruhuyla sevdiğine dokunmak da mı istiyor?
Basılı bir eserin hazzı bu mu sadece?

Sonra; aynaya bakar gibi devam eden bir burası...
8. yıla geldi.
İnsan aynada baktığı, seyirlendiği, zeyn'lendiği, kahırlandığı o ruh gözü başka gözlerle de mi çakışsın istiyor?
Bir Ruh Müzesi sakini iken başka kervanları da mı görmek istiyor?

Sonrası; Akademi'de darbe yüzünden çöpe giden bir Polistika kırıklığı...

Ve sonrası; her birine irrite olarak bakılan, sığ bir benliğin ön plana çıkmak hırsından başka bir misyonu olmayan 'bunlar gibi olacaksa hiç olmasın, aman olmasın' denilen koskosca bir dergi ve fanzin çöplüğü... -samimi bir niyet, ve elbette potansiyel barındıran amatör fanzinleri münezzeh tutuyorum bu bahisten.-

Ve nihayeti;

"İtibar dergisinin en önemli düsturu, kişisel ilişkilerle değil, ürünlerinin niteliğiyle hak edilmiş bir itibarı ortak payda olarak kabul etmektir. İmamı Azam’ın “İtibar Ortaklığı” diyerek belirttiği bu ölçüyü, temel prensip olarak almaktadır. Modernizmin, hayatımıza ve dolayısla edebiyatımıza yaptığı en önemli tahribatlardan biri de muteber kimselerin, kendilerini geri çekme zorunluluğunu hissetmesidir. Bu zorunluluğun edebi muhitleri yıktığı aşikârdır. Yıkılan bu muhitlerin yerini, bir takım imaj ve pozlardan ibaret içi boş birlikteliklerin aldığını görüyoruz. Editör saygınlığının ve işlevinin olmadığı bu birliktelikler sonucu, ortak kabul gören metinler ve isimlerin çıkmaması da, edebiyatımızda büyük bir boşluğa yol açıyor. İşte İtibar Dergisi bu boşluğu doldurmak üzere uzun soluklu bir yola çıktı. Bu yolda ahlaki erdemleri her şeyin üzerinde tutarak nitelikli bir yayıncılık yapmayı benimsemektedir."

Bu izah.
Bu izahı sevdim.
İtibar'ı da.

29 May 2017

Mono / Pure as Snow



Öyle güzel şey*ler doğuyor ki; eski şarkılara sığınmak sıkıcı geliyor artık.
Bu gruba 4-5 yıldan beri meftunum.
Post-rock, enstrumental rock, klasik müzik sevenler kulak versin.
*:Tokyo menşeeli, Japon bir grup. Mono da zaten "şey" demek.

5:34'ten sonrası baş döndürmelik... Şölen.
Buradan sonrası eşliğinde Kainat'ın balkonlarından aşağıya atlayabilirim.

16 May 2017

Keşfsever'in 1 Balçık Adamı Ruhunun Mezarlığına Gömüşü V

Resim: Jennifer B.Hudson  / Flora, Medic, Baptism
http://www.arsivfotoritim.com/yazi/jennifer-b-hudson-flora-medic-baptism/
Ezel zaman içinde,
Bezm-i Elest'te tanışmışlığın getirdiği o yadigâr tanıdıklık hissi...

“Onun adını biliyordum sanki. Gözlerindeki kıvılcım, rengi, kokusu, hareketleri, her şeyi bana tanıdık geliyordu. Sanki benim ruhum, önceki hayatımda, misaller âleminde onunla komşuydu; aynı asıldan, aynı maddeden yaratılmıştı. Bizim birleşmemiz gerekiyordu. Bu hayatımda da ona yakın olmalıydım. Ona dokunmayı asla istemiyordum. Bedenlerimizden çıkan, birbirine karışan görünmez ışınlar yeterliydi. İşte bu korkunç olay, daha ilk bakışta tanıdık gelmişti bana. Önceden birbirini gören, aralarında gizli bir bağ oluşan iki âşık bu duyguyu her zaman hissetmez mi? Şu aşağılık dünyada ya onun aşkını istiyordum ya da hiç kimsenin. Başka birinin beni etkilemesi mümkün müydü acaba?”

Sâdık Hidâyet / Büf-i Kûr

*
“Dölle ovalı yüreğimi akarsuyunnan”

Ruh. Göl. Koku. Misk. Işık. Işk. Su. Su. Kuddüs olan Su… Ruhunu getir bana. Kendimle yıkayayım seni. Kendimde. Kendimden. Ruhun vaftizi de bu mu?

-Seni yıkamak istiyorum.
-Sana dökülmek istiyorum.
-Seni sonsuz yapmak…
-Seni benim yapmak.
-Bana içini dök.
-Sana içimi dökeceğim. Bana gel. Nefesimin sıcak olduğu yere.
-Seni hissetmek için neden bedenine yaklaşayım ki?
-Nefesime gel.
-Ben nefisini istiyorum. Senlenmek istiyorum. Senin olmak değil.
-Gel, benlen işte. Benim ol.

*

Burası benim bahçem. Ruhumun bahçesi… Seni ruhumun bahçesine getirdim. Elbette dolaşabilirsin, sormana gerek yok. Gel benim eteklerime dokun. Beyaz eteklerime. Bak, işte ruhumun Henriette zambakları… Çok mu dokunmak istiyorsun onlara? Sıcak mı oldu? Ne kadar terlemişsin. Elbette sarılabilirsin ruhumun zambaklarına. Anlatsana bana. Göstersene ana özünü. Ne oldu? Neden susuyorsun ki? Neden hep susuyorsun? Neden bu kadar hareketliyken bedenin, dilin bu kadar sus?

Resim: Ben Hopper / Transfiguration
http://blog.therealbenhopper.com/2015/01/07/transfiguration-new-photo-project/

(...)
Tanrım ne oldu? Bedenimin üzerindeki bu su da neyin nesi? Hayır, bu su falan değil, irin... Bulanık bir irin. Tanrım neresi burası? Ne oldu? Ne oldu? Balçıktan bir erkek heykeline benzeyen bu çamur yığıntısı da ne üzerimdeki? Berbat, necis bir koku saçan, irin damlayan bir çamur yığıntısı…

Ruhsuz, isimsiz, sessiz bir çamur yığını… Tabi ya, elbette bu bir heykelin balçığı. İnsan olamaz. Bir erkek bedeninden daha çok bir ölüden bile daha toprak, kirli ve çaresiz bir balçık.

*
“Aşk bir tanım değil midir?
Kusturucu güzellikler ardından”

Av’a giderken avlanmaktı. Soysuzca yağmalanmak.
1 rüyaya dalmışken,
özünü keşf etmeye gelmişken,
en nihayetinde vaftiz etmeye gelmişken,
ruhunun ırzına geçilmişti Keşfsever’in.

Zihindeki aptal ve şaşkın tutukluktan kurtulunca deli bir koşmak arzusuna kapıldı.Rüyanın kâbusa evrildiği ana tekabül eden gölün tekrar çöle döndüğü bir zamanda ve bir sonsuz turuncu bir vahada rahmini ve midesini tutarak koşmaya başladı Keşfsever.

Nehirler kadar ağlayıp,
Helak olurcasına kusarak.

İdrak edilmiş bir acıdan sonrasının hararetli koşmak sesi. Bu.
https://www.youtube.com/watch?v=9Daz4LrUFjU

*
Resim: Christopher David White / Asphyxia
http://christopherdavidwhite.com/index.php/portfolio/sculpture/64-asphyxia

Beden, ruhun mezarıydı.
Ruhu olmayan canlı, can değil, balçıktı.
Aşksız sevişmek, düzüşmekti  soysuzca; pişmemiş, kirli bir çamurla.

*

Ruha Müntekim ismini sevdiren zatına and vermişti, içinin beyazını kirleteni, ruhunun ırzına geçeni kılıcından nasipsiz bırakmayacaktı. Ama ruhu olmayan bir balçıktan nasıl intikam alabilirdi ki?
Zaten ölü olanı, ölmüş olanı nasıl öldürecekti ki?

Sustu.
Harap olmuş midesini ruhunun bağrına bastı.
Rahminin üzerine Zain kılıcıyla siyah bir mezarlık dövmesi -sıyrığı- nakşetti ve yoluna devam etti Keşfsever.

8 May 2017

İsyan Ahlakı versus Bencilliğin Erdemi




Biri Nurettin Topçu öteki Ayn Rand'ın muhteşem iki kitap adı. Bazen birini bazen ötekini daha 'klas' buluyorum.

*

Derin bir kötülüğü, sığ bir iyiliğe yeğlediğim için iyi bir insan değilim. Ve hatta... Kötü bir insanım.

Cesurca ve dürüstlükle söylenmiş 1 hatayı, korkakça kamufle edilmiş insanî 1 zaafa yeğledigim için şefkatli biri değilim. Ve hatta zalimim.

Dürüstlükle ve hakkaniyetle söylenmiş 1 günâhı, korkakça ve hesapçılıkla kamufle edilmiş 1 cüruma yeğledigim için edepli biri değilim.

diyenlerdenseniz, Bencilliğin Erdemi'dir doğru cevap.

*

Peki ya İsyan Ahlakını seçerken ne söylüyor içimiz?

3 May 2017

.: Göz İzi :.

Satın alınamaz hediyeleri seviyorum. İkamesiz hediyeleri. Sadece sizde olan ve bir müzeye en çok yakışacak el işi hediyeleri.

Çok sevdiğim bu fotografı kitap ayıracına dönüştüren Çağatay Dinçer'e çok teşekkürler.

12 Nis 2017

Zeynep MERDAN / Musibet İnsanı & Burak İnsanı



















Moğolların yerin yüzündekilere ibret olsun diye gönderildiği güzellemesinde olduğu gibi, her insana da ibret olsun diye gönderilen bir 'musibet insanı' var.

Belki de sadece nefse ibret vesilesi olsun diye gönderilen o musibet insanını idrak edince, ruhunun acısı diniyor insanın.

'Musibet İnsanı' gibi 'Burak İnsanı' da var. Sizi bir dönem, bir ruh halinden, bir bilinçten, bir yazgıdan başka bir yazgıya taşıyan insan.

Benimkisi 5 yıl evvel gelmişti... Geldi beni atına bindirdi; tuttu benim zahid içimi, sofu hâlimi, ruhban dünyamı genç bir kadına götürdü...

'Musibet insanı'nızı, 'Burak insanı'nızı iyi tanıyın. Ve siz de 1 gün, 1ine Burak olun. Varlığını alın, 1 hâlden başka bir hâle taşıyın.

Musibet insanı hazla gelir, elemle gider.
Burak insanı ise acılı ve sancılı bir tedaviye benzer. Acıtır, iyileştirir ve tebessümle gider.

Kaderin cilvesidir ki; âşık olduğumuz insanlar genelde Musibet İnsanımız olur, Burak İnsanımız ise, en sefil hâlimizi görmüş büyük dost.

6 Nis 2017

Kırılmak ve Sevmek: Sitem Makâmı



Eleni Vitali / Gramma Kai Grafi.

Kırılmak ve Sevmek: Sitem Makâmı.
Kaçmak ve Sevmek: Naz Makâmı.
Terk etmek ve Sevmek: Vaz Makâmı.
Yanmak ve Sevmek: Avaz Makâmı.

21 Mar 2017

Aşk Şirktir.

Aşk, şirktir.
Velhasıl kelam, insanın aşk'a düşmesi; şirk koşmasıdır.
Şeytanın en sevdiği günah, Kibr. Insanların ki; Aşk.

*

Ya Vedud!
Buldum. Buldum. Buldum.
1 kez olsun âşık olmadan buldum hem de.
1inin hem efendisi hem kölesi olmak. Karşılıklı âşkın kaidesi bu.

Ruha âşk'ı tanımlama istidâdı verip, kalbe âşkı zerre nasip etmeyen zatına hamd olsun.

demiş idim ki;
Meğer Ruh Amcam Özel İsmet Bey bana yıllar evvel katılmış.


Keşfsever'in Öz'le Rastlaşması IV

I. Zeyn

Çöl. Ay var ışıltılı. Rüzgar esiyor. Siyah elbisesinin yanları raks ediyor Keşfsever'in. Varlığı mutlak, tam ve tek. Bütünlük halinde.
Sonra bir ses. Bir ses ki...



Lévon Minassian / They Have Taken the One I Love (Duduk)

... tek başınalık varlık neşesinin yerine nakıs, yalnız ve mahzun durgun bir hal geliyor Keşfsever'in. Yalnız şimdi. Çöl Issızı.


II. Keşf

1 adam. Nerden çıktı bu şimdi? Çıplak hem bu adam! Uzanıyor ama. Ölmüş mü acaba? Kim ki bu?

Varıyor yanına.
Varıyor ama gitmek değil.
Varıyor ama meraktan değil.
Varıyor ama yalnızlıktan değil.
Varıyor ama aşk'tan değil.

Yaşıyor. Dudakları ve gözleri hareket diyor. Hararetlenmiş göğsü inip kalkıyor. İnliyor gibi. Saçları ne güzelmiş... Arslan'a benziyor. Yaralı bir arslan.
Bedeni diri, sağlammış adamın. O halde neden yaralı gibi ki?
"Kanı içine sızan bir yaralı gibi."

Eğiliyor Keşfsever'in yüzü yabancıya. Suretini tam görüyor ve,
elleri anne, hali şefkatten ibaret şimdi. Nasıl oldu anlamadı. Müntekim siyahı elbisesi dahi beyazlandı.
...

Şefkat. Rahmet. Kuddüs.
Çöl, göl oldu 1'den.
Su'yun kokusu olur mu? Evet, suyun kokusu var. Elleri anne, şefkat ve rahmet olduğundan, elleri su kokuyor şimdi.

Adam gözlerini açtı. Dudaklarında müphem bir tebessüm. Elleri raks ediyor Keşfsever'in. Adamın vücudunu geziniyor. Dokunmak ama arzu değil. Dokunuyor adamın çıplaklığına. Ten ve terine.

Kuddüs olan ruh, bedeni diri, bedeni arslan, ruhu yaralı bir adamın ruhunu öpüyor.
1 ruh, 1 bedeni elleriyle öpüyor. Ellerin öpüşü.
1 ruh, 1 ruhu öpüyor. Ruhefza gibi. Ruhnevaz gibi.

Göz gözeler.
Ruhların frekansı aynı hologramda şimdi.
Kainatta 2 ruh, 1 şimdi.
Kainatta o 1 ruh, 2 bedenden başka hiçkimse yok şimdi.

Öz, dile geldi:
-Sen şifa mısın?

Çöl. Ay var ışıltılı. Rüzgar esiyor hala. Beyaz elbiseninin altları raks ediyor Keşfsever'in. Varlığı mutlak, tam ve tek. Bütünlük halinde.

Konuşmadan, tebessüm ediyor sadece. Öz Adam'a.
1 rüyaya dalıyorlar.

*

17 Mar 2017

Keşfsever'in Öz'le Konuşması III

Ford Madox Brown
The Finding of Don Juan by Haidee, 1869
“Hatırlarsınız, bir gün dergâhta aşktan söz ediyordunuz. Bir kuş gelip pencereden içeri süzüldü. Siz anlatımınızı sürdürdünüz. Kuş yanınıza sokuldu iyice ve gelip dizinize kondu. Siz bir şey olmamış gibi devam ediyordunuz, aşkın hallerini anlatmaya. Kuş, belki de bizden daha dikkatle dinliyordu sizi. Nihayet o İlahi sırdan söz ettiniz: ‘Beni isteyen Beni arar, Beni arayan Beni bulur, Beni bulan Beni sever, Beni seven Bana âşık olur, Bana âşık olana Ben de âşık olurum. Ben âşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyetini ödemek Bana düşer. Onun karşılığı da bizzat Benim.’

Kuş bunu duyunca dizinizden indi, tüm gücüyle gagasını yere vurdu ve ağzından kan boşandı, oracıkta can verdi.”

Muhyiddin İbn-i Arabi.

*

-Benim için tedirgin oluyormuş. Kendisine takılıp kalmamdan.

-Tavırların ya da ağdalı konuşmaktan. Sana üstten bakıyor.

-Bana üstten bakmıyor da, ben ıskartadayken başkalarını denemek istiyor olabilir. Belki alternatiflerden biri olarak tutmak istiyor beni. Ben böyleyken bir ilişki yaşayamazmış, evlenemezmiş.

-Fazla âşık göründün. 

-Öyleyim ama…

-Rakibin var mı?

-Hayır.

-Aşık olduğunu söyleme. Hissettir. Bakışlarınla. Tavır değişikliğine gideceksin. 

-Bir haftadır sallamıyorum. Kalbimde değil. Mantığıma taşıyacağım. Mantığımla yürüyeceğim.

-Uzun ve sabr dolu bir yol olacak bu. Gerçekten âşık mısın, bunu iyi anla. Sına kendini. İbrahim gibi sına.

-Ben onun putlarını kırıyorum. Hoyratça. Sinirlendiriyorum. Ağzına ağzına vuruyorum.

-Eğer gerçekten âşık çıkarsan o sınamak sonucunda, her şeyi göze al. Vakur şövalye ol.

-Bana aşk mesleğini mi öğretiyorsun?

-Ben aşk bilmem.

-Benim mesleğim aşk.

-Ben sana kadınlara tesir etme yöntemlerinden bahsediyorum. Vakur şövalye. Tavırların böyle olsun. Duygusal değil, tripli değil, ağlak hiç değil. 


*

İnsan âşık olduğunu nasıl anlar ?

-Kafam davul gibi.

-Anlatma. Ben keşf ederim zaten. Gerçekten âşık isen.

-Sen âşık olmayı öğren. Sonra keşf edersin.

-Aşk öğrenilmez.

-Tecrübe et.

-Buradan bile aşk bilmediğin belli. Tecrübe de edilmez, onun içine lap diye düşersin. Düştükten sonra da “buymuş” dersin. 

-Bunu mu kast ettim bunlar mugalatadır. Sen, ben, ikimiz aşka don biçiyoruz.

-Ben hiç âşık olmadım ama olamamaktan değil, idrak edip, sezdiğim her aşk, aşk değildi. Vehimdi. Bana kalırsa âşık değilsin. Ama aşk dediğin şeye dahi hürmetsizlik etmek istemediğim için iddiana saygı duyuyorum. Ve olmasını istiyorum. 

-Belki de değilim, olmak istiyorum. Ya da dogmatik bir uykudayım, uyanmak istiyorum.

-Sen mümkün olan en iyi seçeneğin sahibi olan özneyi seçtin. Mehlika’yı.

-Aşk yalanına bunları veriyorum ben, gerçeğini sen hesap et.

-Şu anki şartlarında en uygun seçenek Mehlika idi. 

-Neymiş şartlarım?

-Kalçası, güzelliği, mesai arkadaşın olması…

-Şart dediğin nedir ki?

-Bunların hepsi onu en iyi seçenek yaptı.

-Kalçası, güzelliği hepsi gidecek. Bunları bilmiyor muyum? Asaletini seviyorum ben.

-Asaleti ne? Beymen takımı şık bir şekilde taşıması? Zarif parfüm seçimi? Oturma biçimi? Zenginliği şık bir biçimde taşımaya asalet diyorlar. Asalet değil hiçbiri bunların. Asalet ruhtadır.

-Biliyoruz şekerim.

-O zaman neden kalçası dedin? Ben tesirini sordum. Islak betimler yaptın sen bana.

-Sana öyle demek geldi içimden.Yaparım…

*

-Hırkayı giydim yeniden. Giydirdiler. Ütüsüz. Beresiz. Yarı gönülsüz. Belki. Neyse hadi eyvallah.

-Allah sana Mehlika’yı nasip etsin.

-Beni Arastadan ırmaklara çark ettiren dargınlığın .mına koyayım…
 Hatta mermer sütunlu şehirlerden sahil çardaklarına giden otobüslerin de.
 Bunları da koy müzene. Yakışır…

-Orası Ruhumun Mezarlığı benim.  
 Sana bu kadar Muğni davranıp içinde yanardağ kaynatan Rab benim içime Teferrüd Makamında  kabzlar düşürüyor. 
 Düşürsün… 

-Beni kollayan uçurumdayım. Beynim bedava.

-Sen böyle güzel bir şey oldun. Yakıştı sana âşık olmak. Ben de haline bakar keşf ederim. 

-Aşk benim mesleğimdir diyorum. Ben adama âşık olmuş adamım.

-İncecik bir tebessüm.

-Ben adamın .mına koyarım.

-Sen hala âşık olmadın.

-Adam diyorum adam.

-Ama bunun farkında değilsin hala. Olma.

-Sen gözleri görüyor musun? Gözler?

-Ama yakışıyor sana âşık olmak zannı bile. 

-Ben benim olan her şeyi bana yakıştırırım.

-Ben hiçbir beşere âşık olmayacağım. 

-Beşer dediğin ne? Kalıp mı? Et? Süt? Kemik? Kalça?

-İnsan olmamış canlı. O’na en güzel ben âşık olacağım. En zarif. En keskin. En asil. Onlar ölümlü doku torbalarına aşk zannına düşecekler. Kalça güzellemeleri dizecekler peşpeşe.

-Şişman kadınlar insanı tanrıdan korur gibi geliyor bana. Memesini örtsen boynuna. Korumaz mı?

-Benim memem yok bilmiyorum.

-Var, daha süt vermiyor.

-Ben hamileyim. Kimse farkında değil. Ben kâinat doğuracağım. 

-Bir erkeği koruyabilir misin?

-Benim ruhum hamile. Sen git Mehlika’nı dölle.

-O altına âşık, altın benim rengime…

-O sultana âşık. Herhangi bir Sultan’a. Sultan olmayı başarabilirsen kendini sana hediye edecek.

-Herhangi olmayan bir Sultan’ı doğurunca anlayacak. Yavrusunu.
 O içerde büyüyor şimdi. Rahim duvarına tutundu.
 Kendini kollayan uçurumda düşerken.

-O Ömer’i sevmiyor. Senin adın bile yok. Toplumun sana verdi adı kullanıyorsun. Babanın verdiği adı. 

-Ben ona Ali olacağım…

-Süleyman ol sen. Daha bir adın bile yok âşık olduğunu zannediyorsun.

-Sen? Var mı adın? Zeyn mi diyeceksin? Kürek mi? Kılıç mı? Bijon anahtarı mı?

-Keşfsever. Ben adımı kendim koydum.

-Hem yazıp hem oynuyorsun. Oynatan üstada bak bakalım.

-Bana ad diye prototiplere koyan toplumun ırzına geçerim ben. Bana kimse ad veremez.

-Kurmuş hayal perdesi…

-Ben kimsenin fahişesi de olmam. 
 Ben tek başına 1 dervişim. 

-Hadi uyu işe gideceksin.

-Uyku bile gelmiyor bana artık. Yemek de istemiyorum uyku da.

-Aşık olmadığımı anladığımda sana koşacağım. Biliyorsun değil mi?

-Bana âşık olmana izin vermeyeceğim.

-Sana âşık olmayacağım ki.

-Mehlika’na varmandan en mutlu ben olacağım. Meczup gibi sevineceğim. 
 Keşke birine âşık olabilsem de bana varmasa. 
 Başkalarına âşık olsa da kahrımdan ölsem.

-Adam gibi dua et.

-Sana çok güzel bir çizik atacağım. Kılıcımla. Öldüğünde bile izi kalacak.

-Eğri kılıç kınında paslanmalıdır.

-Ve sana hiçbir zaman dişi ya da kadın olarak görünmeyeceğim. İstersen âlemdeki tüm kadınları dölle. 

-İsteseydim seni kadın yapardım. Hem ruhen hem bedenen. Uysal olup kılıcına bağ eğmek yeterdi.

-Peki… İstemediğin için beni kadın yapmadın. Peki. Öyle san.

-İstemediğim için değil. Uysal olamam. Baş yatıramam. Ben de böyleyim.

-Ben kılıcıma baş koyana âşık olmam.
 Ben izzetimin ırzına geçene âşık olurum. 
 Olduktan sonra da onu öldürür aşk olurum.
 Aşkın ta kendisi olurum.

-Seni döllemek istiyorum, cinsel manada değil ama. Şu ateşi bırakayım sana. Taşı biraz.

-Sen beni egosantrik ve histerik bir ahmak sandın. Bu meczupla mı uğraşacağım dedin. 

-Bana kendini anlatma.

-Sonra da gittin en münasip seçeneğe içindeki ateşi yönelttin. Aşk zannettin. Deli gibi âşık olmak istiyorsun çünkü.

-Sen de münasip seçenektin… Neden öyle diyorsun? :)

-Ben bir seçenek değildim. 
 Ben hiçbir zaman seçenek olmam. 
 Beni seçeneğe indirgeyenin ırzına geçerim ben. 
 Ben tek’im. 

-Aşk bahsinde umurumda değilsin. Olmadın da. Kadındın. Dürüsttüm sana. Hep de dürüst olacağım.

-Bana yalan söyleyemezsin zaten. Ben seni bildim çünkü.

-Tamam değilsin.

-Meliha’na âşık olmanı çok istiyorum. 
 Sen ona aşık olursun, o sana. 
 Ben de o aşktan ruhumdaki harfleri doğururum.

*

Dedi ve yoluna devam etti Keşfsever.

14 Mar 2017

Keşfsever'in Öz'le Konuşması II

William Dyce / Francessa da Rimini, 1877
-Bir hesap peşinde değilim. Bir ilişki olup olmamasının peşinde değilim. Sadece yorgunum. Ruhum yorgun.

-Biliyorum.

-Dinlenmek istiyorum.

-Farkındayım.

-Bir kıza âşık oldum. Bütün yüklediğim anlamların dışında bir şey olduğunu fark ettim. Uzay gibi. Uzay… Ve sen şimdi böyle bir adamın kahrını çekeceksin. Sana yalan söyleyemem. Bunu bil ki. Bu dostluk samimi olsun.

-Ne zaman oldu?

-Bir ay kadar oluyordu.

-Sezmiştim.

-Sezgin yüksek. Zaten saklayacak da değildim.

-Neden yenildin?

-Yenilmedim ki… Yorgun çıktım sadece.

-Varlığını anlat kızın. Yankısını.

-Bir kız arkadaşım vardı eskiden.  İğrenmezdim hiçbir şeyinden. Öyle bana yakın geldi. Ağzı, yüzü, yanları, kadınlığı hatta. Şimdi düşünüyorum ne bulduğumu. İzah edemiyorum kendime.

-Nedeni sormuyorum, tesir soruyorum. Tesirini. Sıfatlarını değil.

-Sıfatları beni irdelemedi çok. Ben soyut yaşıyorum bilirsin. Kendi kendime yaşıyorum işte. Monoblok bir gövde halinde.

-Yansımayı soruyorum. Kızı değil. Nesneyi değil. Fotoğrafını atsana.

-Fotoğraflarını sildim. Hiçbir şeyi yok. Görmek istemiyorum.

-Yankısı?

-Baş ağrısı gibi bir şey. Kalp ağrısından öte.

-İsminde M var. Sezdim.

-Başka ne sezdin?

-Beyaz ten.

-Başka?

-Uzun gibi.

-Başka?

-Gözleri ürkek ve cesur. Ceylanınki gibi. Gözleri güzel.

-Başka?

-Sesi heyecanlı. Kaşları uzun ve kavisli.

-Başka?

-Sana karşı boş değil ama başka birileri de aklına. Güç seviyor.

-Fal mı bakıyorsun?

-Hayır. Sezdim.

-Kadınların hepsi güç sever.

-Hayır, hepsi değil.

-Bir erkek bir kadına meyl ettiği zaman, kadın onu çıta belirleyip daha iyisini arar hep. Daha iyisi, daha iyisi.

-Söylediklerim doğru muydu?

-Kısmen. Aklında başka birileri yok. Aranıyor. Kendine yürünülmesinden hoşlanıyor. Ve bununla övünüyor. Beni alelade zannetti. Ben ona hakikati tarif ettim. O ise “ben buğday istiyorum” dedi. Çoğu kadın gibi.

-Çünkü kendisine ziynet muamelesi yapıldı. O da güzel bir ziynet olarak kendini armağan edip sunacağı sultanını istiyor. Sen sadece güzel bir ziynete âşık oldun. Senin olsa mutlu olursun.

-Çok güzel değil. Beni cezbetti. Aynı vadinin insanıyım zannettim.

-İnsan aynı vadinin insanını nasıl tanır ki?

-Oysa ben vadinin bütün topraklarının nefes alışını bilirken, içinde gezinir, yapraklarına vururken o pencereden bakıyor sadece. Ve birilerini arayışı. Sığ geldi bana. Çünki ben ortak kabul edemem. Tanrılaşırım. Şirk koştu bana.

-Kendini Mehlika Sultan zannediyor. Belki de gerçekten öyledir. Allah ona sultan nasip etsin. Ki bir Sultan’la evlenecek.

-Ne sultan artık…

-Göz teması kurmak ne hissettiriyor? Yenilgi? Utanç?

-Gözleri bakmıyor. İçi bakmıyor. Siyasetle bakıyor. Beni zapt etmiş gibi bakışlar.

-Kendine bir sultan istiyor. Derviş istemiyor. Feylesof istemiyor. Kral istiyor.

-Ne bok istediğini bilmiyor.

-Gerçekten âşıksan ona bir kral olduğunu ama buna tamah etmediğini göster.

-Krallık dönemi geçti gitti. Bir şeymiş gibi davranacak zamanı geçirdik. Çok zengin de olamam. Ama olsam, para bana çok yakışır. Belki makam sahibi olmama ama olsam bana çok yakışır. Çünki dünyalık olduğunu bilirim.

-O zaman neden hakikat yerine buğdayı tercih eden bir kıza vuruldun? Demek ki bu elde değil. O zaman onu kötülemekten vazgeç.

-Ben ona kıyabilir miyim sanıyorsun?

-Demek o kadar âşıksın :) “Kıyamayacak” kadar. Aşkının peşinden git. Kaybetsen bile.

-Kaybettim. Ya da o kaybetti. Bilmiyorum kim kaybetti.

-Emin olma o kadar.

-Sen artık koca bir kadın olmuşsun…

-Ne şanslısın ki Allah kalbine hala bir insanın aşkını düşürüyor.

-Aşk benim mesleğimdir. “daha asili mi var” demişti biri.

-Var. Hakikat.

-Gönlüne kıvılcım düşmeden olmaz.

-Benim sinemden aşk yükü alındı. Ben âşık olmadan öleceğim. Biliyorum.

-Ben ise aşksız olunmazam…

-Aşkına duyduğum hürmet ve üzerinde hala başka bir kadının varlığının tesiri olduğu için seninle sadece dost olacağım. Kibrim başka bir varlığın tesirinde kalmış bir adama kadın görünmeye bile razı gelmez. Ki zaten göremezsin de aşkında hakikatli isen.

-Keşke süreçler böyle matematik işlese. O olsa bu olur. Bu olsa şu olur. Ama sonuç yağma olmaktır. Başka bir şey değil.

-Bana aşkını anlat sadece. Ben senin varlık nesnende aşk üzerine olan sorularımı keşf ederim.

-Bırak. Oluruna bırak. Yönetme. Emme. Sömürme. Bırak gitsin.

-Bana âşık olma an’nını anlat. Ya da o cezbenin tesirine “evet aşkmış” dediğin o kabullenme anını.

-Kalçası bana kadınsı geldi. Onunla birleştiğimi hayal ettim. Beni tamamen aldığını. Kapsadığını. Liman gibi yanaştığımı. Dinlendiğimi.

-Yani kadınsı bir kalça başlattı aşkını? 

-O başlatmadı. Ben başlattım. Ben bitirdim.

-Bitirmedin. Yoruldun sadece. Arzun var çünkü hala.

-Arzum kadına var artık. Kadınlığa. Bu ihtimal beni diri tuttu bir süre. O da köhneyip geçti işte. Çünki boncuk dağıtıyordu. O adamlardan biri olmak istemedim. Hedefe kilitlendim. Aşağılık bir şekilde. Onlardan daha aşağılık ıslak şeyler düşündüm. Ateşli şeyler.

-Bu bir hayal kırıklığı. Mağlubiyet hissi. Kibrini kırmış. Ve aşk olmuş.

-Mağlubiyet değil. Aynı düzleme bile gelememe. Aşk benim ondan estetik devşirdiğim şeydir. Yoksa insan çoğalır bir şekilde. Düzüşür falan.

-Sana karşılık verseydi?

-Verseydi onunla çiftleşirdim. Sevişirdim. Genlerimi aktarırdım.

-Evlenmek?

-Belki o da olurdu.

-Mücadele et ve sakın yenilme.

-Bu iş benim içimdeki süreciyle başladı. Ve devşirmeye başladım. Dışarının anlamı kalmadı. Artık mücadele edecek bir şey yok.

-Değil zaten.

-Mücadele birini ayartmak için yapılır.

-Kaçıyorsun sen. Çünkü yenileceğini anladın Mehlika’ya. Kaybedeceğini bilsen de kaçma.

-Ne yaparsam yenilmiş olmam. Onu elde edip sonra tiksinmek. Bu mudur?

-O zaten kendini elde ettirmez sana. Sultan istiyor o. Ve bir Sultan’a varacak.

-Sultan’a kovalamak yaraşmaz. Gider bulur… İsterse. Ben oturup konuşmak. Dinlenmek istiyorum.

-O penceresinde… Gelip geçen âşıklarına bakıyor. Şevkle, neşveyle… Gözleri oynak. Sesi kuş gibi.

-Takılsın işte penceresinde…

-Sen sokağın ucunda duruyorsun. Yorgun. Sultan’san durma orada.

-O kendini gösterenleri görür. Ben vadiye teşneyim. Durmuyorum zaten.

-Kaçtın. Durmadın orada daha fazla yenilmiş görünmeye. Bindin yaralı siyah atına… Müphem bir sokağın olduğu yola saptın.

- Ben ne sultanlığın peşindeyim, ne sultanın peşinde olanın. Ben benim artık. Gerisi boşa çıktı. Yorgunluk var sadece. O da geçer.

-Ben o müphem sokağın olduğu yolum. Yaranı sarıp, keşf edip, seni yollayacağım.

-Sen de insanlardan bir insansın. Bana kadınlık yap. Yaramı sar istedim.

-Asla.

-Kibrine dokundu, benimkine nasıl dokunduysa.

-Sana âşık değilim ki kibrime dokunsun. Benim kibrime sadece âşık olduğum varlığın kılıcı değer.

-Yaralıyım ben.

-Biliyorum. İlk geldiğin andan itibaren. Başkasına âşık olana kadın olan fahişedir. Fahişelerden uzak dur.

-Bilmeyecekler.

-Kalbinde aşk varken sana kadın olan her dişi fahişedir.

-Zina yapacağım.

-Sultan olmadığını nişanı olur fahişelerle zina etmek.

-Sultanlığın aq!

-Bana o yüzden mi yazdın? Azıcık da olsa kadınlık görürüm umuduyla?

-O yüzden yazsam bunları söyler miydim?

-Sezerdim. Seninle bir kez daha konuşmak istiyordum. Yarım kalmıştı çünkü o konuşma. Bugün tamamlandığını hissediyorum.

-Ne düşünüyordun benle ilgili? Nasıl biriyim ben? Sez bakalım.

-İsraf olur kelimeler bundan sonra.

-Adam mıyım? İyi miyim? İnsan mıyım?

-Bu konuşma kemal oldu.

-Boktan bir adamsın diyorsun.

-Asla. Ben hissemi aldım.

-Kemal-i afiyetle her şey oldum bu dünya denen yerde. Kanı içine akan yaralı bir at. Ben de böyleyim işte. Halimce Bedrettin’em.  Demiş ya adam.

-Yoluma çıktığın için şükran.

-Sana şükran. Beni kendince keşf edip tükettiğin için.

-Aslına sadık ol ve fahişelerden uzak dur.

*

Dedi ve yoluna devam etti Keşfsever.